Bu masal bildiğimiz masallardan farklı biraz.
İçine biraz gerçeklik kaçmış acı kaçmış...
Zebercet Oğlu Zülküfl’ün; Yeşil Rüzgarla Arkadaşlık Ettiğidir
Zebercet oğlu Zülküfl eski ve inatçı bir masalın yapayalnız kalmış kahramanıdır.
Zülküfl’ün yolu, bir zamanlar toprakla barış içinde yaşayanların ülkesine düşer. Vaktiyle hiç kimsenin burnunun kanamadığı, kurdun kuşun bile güven içinde yaşadığı bu toprakları keşfeden beyaz adam, eşi benzeri görülmemiş kıyımlara, zulümlere başvurur. Barıştan eser kalmadığı gibi, bu toprakların gerçek sahibi olanları da canlarından bezdirirler.
Gel zaman git zaman, beyaz adam, denizleri aşarak sıcak ülkelerin kara derili insanlarını esir etmeye, evlerinde, tarlalarında çalıştırmak için köleleştirmeye de başlamıştır.
İşte Zülküfl, tüm bunlar olup bittikten sonra ulaşır bu uzak ülkeye.
İlginç binalar, bugüne kadar hiç görmediği ulaşım araçları ve değişik değişik işler görür Zülküfl burada. Çok geçmez aradan, şehirlerden sıkılıp uçsuz bucaksız çayırlara vurur kendini.
Bir gece, bir ağacın dibine örtüsünü sermiş uyurken Zülküfl, iki kişi tarafından uyandırılıp esir edilir. Gözü bağlanır, bir bilinmedik yere götürülüp bırakılır gecenin bir yarısı. Başına gelenlerden hiçbir şey anlamayan Zülküfl, uykuyla uyanıklık arası getirir sabahı.
Nihayet iki kişi gelip gözlerini açarlar Zülküfl’ün. Etrafına bakınır Zülküfl. Bir çadırdadır. Karşısındaki insanlar da başlarında tüyleri, sırtlarında abalarıyla bu ülkede gördüğü hiçbir ademe benzememektedir.
“Haydi bakalım, şef seni sorgulayacak?” der iki kişiden daha genç olanı. Dışarı çıktıklarında buranın çadırlardan oluşmuş bir köy olduğunu görür Zülküfl ve duydukları aklına gelir. “Burası, bu toprakların ilk sahiplerinin yaşadığı bir köy olsa gerektir.” diye geçirir aklından.
“Şef” dedikleri adam, 50′li yaşlarında, saçlarına hafif kırlar düşmüş, haşmetli biridir. Zülküfl’ü baştan aşağı süzdükten sonra konuşmaya başlar:”Beyaz adam, topraklarımıza, kandan, zulümden, ölümden başka bir şey getirmedi. O, toprağın, hayvanların, gökyüzünün ve suyun bir ruhu olduğuna inanmadan, sanki her şey kendininmiş gibi davrandı. Şimdi söyle bakalım, sen kimsin ve topraklarımızda ne arıyorsun? Öldürmediğiniz buffalo, ehlileştirmediğiniz at, ele geçirmediğiniz altın kalmadı ki.”
Zülküfl, şefin gözleirndeki acı bakışları, dilindeki kekre tadı çok iyi anlar. Bir hata yapmamaya çalışarak başlar sözlerine: “Efendim, ben, uzak diyarları keşfe çıkan basit bir yolcuyum. Ne buralıyım, ne de burada yapılan zulümleri hoş görecek biriyim.” Şefin bakışları daha da bulutlanır:”Ülkemize ilk gelen o gemideki kaşifler de aynısını söylemiş biliyor musun? Niyetleri sadece bir ticaret yolu bulmakmış. Ama şimdi bak ne haldeyiz? Ölümler, sefalet, açlık, bir de üstüne üstlük beyaz adamın halkımı alıştırdığı ateş suyu hastalığı.” “Sizi çok iyi anlıyorum efendim” diyerek sözlerine devam etmek ister Zülküfl ama şef, onun sözlerini yarım bırakır:”Sen bizi anlayamazsın beyaz adam. Çayırlar dolusu buffalo varken bile, kendimize yetecek olandan bir fazlasını öldürmedik biz. Gereksiz yere, hele saçma sapan evler yapmak için bir tek ağaç bile kesmedik. Ama ya beyaz adam. Beyaz adam durmaksızın yok ediyor, durmaksızın öldürüyor. Gökte uçan kartalları, dağları örten ormanları, o ormanlarda özgürce koşan atları, halkımın insanları kendi halkının insanlarını; önüne çıkan her şeyi yok etmeyi bilir o sadece.”
Bu cümleleri duyan Zülküfl’ün gözleri dolar; “Buralar sizin miydi tamamen?” diye sorar şefe. “Buralar” der şef, “evet, eskiden buralar, yani bu topraklar halkımın yaşadığı topraklardı. Ama bizim değildi. Bizim için ‘bizim’ olan hiçbir şey yoktur bu dünyada. ‘Büyük ruh’ her şeyi bizim için hizmetimize vermiştir ama hiçbir şey bizim değildir. Beyaz adama sorarsın: ‘Bu kimin?’ Hemen, bakışlarını sertleştirerek cevap verir sana: ‘Benim’ Toprağın yetiştirdiği, hayvanın yavruladığı, suyun taşıdığı hep onundur.”
…
Günler günleri, zamanlar zamanı kovalar. Zülküfl, köy halkını yakından tanıma imkanı bulur. Göçebedir bu halk. Avcıdır aynı zamanda.
Zülküfl’ün, Mavi Kartal ve şef Ikpa ile beraber en iyi arkadaşı on üç yaşlarında sevimli bir delikanlı olan Yeşil Rüzgar’dır. Bu adı hem hızlı koşusundan, hem de genellikle kara gözlü olan halkının aksine yeşile çalan göz renginden almıştır. …
Günlerden birinde, Yeşil Rüzgar ve Zülküfl, Mavi Kartal’ın çadırında yemek yerlerken silah sesleriyle irkilirler. Hemen davranıp fırlarlar çadırından. Ne ki, gördükleri hiç de iç açıcı değildir. 20-25 atlı ve silahlı “beyaz adam” basmışlardır köyü. Bir anda her yer savaş alanına dönüşür. Ama bu saldırıya silahsız ve hazırlıksız yakalanan köy halkının çok fazla direnme şansları yoktur. Ellerinden geleni yaparlar ancak çaresizce teslim olmak zorunda kalırlar.
Beyaz admamın niyeti köyde bulunan atları ve buffalo kürklerini alıp gitmektir ama…
Bir beyaz adamın gözüne Yeşil Rüzgar takılır. “Adı ne senin?” diye sorar çocuğa. Dişlerinin arasından nefretle “Yeşil Rüzgar” kelimeleri dökülüür çocuğun ağzından. “Demek rüzgar ha, iyi koşabilir misin?” Bu soruyu yanıtlamaz Yeşil Rüzgar. Kızar beyaz adam; “Göreceğiz bakalım” der ve atından indiği gibi Yeşil Rüzgar’ın kolundan tutup köyün hemen dışındaki açıklık alana doğru sürüklemeye başlar çocuğu.
“İlerdeki tepeyi görüyor musun küçük, baş belası, 30′a kadar sayacağım ve sen o tepenin arkasına ulaşmaya çalışacaksın. Ulaşırsan iyi bir koşucu olduğunu anlarız. Yok, eğer ulaşamazsan tek kurşunla bitiririm işini. Anladın mı beni?”
Zülküfl beyninden vurulmuşa döner bu ölüm oyununu duyunca. İleri atılır ama yediği darbeyle takrar dönmek zorunda kalır yerine. “O çocuğun 30 saniyede oraya ulaşması mümkün değil aşağılık köpekler” diye bağırır Zülküfl.
Uzun, upuzun saniyelerden sonra beyaz adam, Yeşil Rüzgar’ı başlangıç noktasına bırakıp saymaya başlar: “1,2,3,4″
Yeşil Rüzgar, bir ok gibi fırlar yerinden. Öyle koşmaktadır ki, gerçekten rüzgar olup çıkmıştır.
Beyaz adam, daha 20′ye ulaşmadan tepeye çok yaklaşmıştır Yeşil Rüzgar. Ve beyaz adam, geleneksel hainliğini bir kez daha koyar ortaya. Tüfeğini doğrultur Yeşil Rüzgar’a ve asılır tetiğe.
İşte o an, tam da o an, rüzgardan bir at, sırtına alarak Yeşil Rüzgar’ı, bilinmeyen bir yere doğru yola çıkar.
Bu manzarayı gören herkes ama herkes, beyaz adamlar bile anlar bu dünyada insan aklının almayacağı çok şeyin olduğunu.
Yorulur Zülküfl. Dünya onu, gördükleri onu, anladıkları onu yorar. Zaten yorgundur Zülküfl, zaten bitkindir. sonra açar ve okur: “Eyyüb, ‘başıma bir bela geldi, sana sığındım, sen merhametlilerin merhametlisisin’ demişti. Biz de onun yakarışını kabul etmiş ve başındaki belayı defetmiştik.”
İsmail Kılıçarslan- Başka Masallar
'' Bizim için ‘bizim’ olan hiçbir şey yoktur bu dünyada. '' ahh bir bileydik öğreneydik bunu! Yolcu olduğumuzu gelip geçici olduğumuzu kavrayaydık ahh!
YanıtlaSil