31 Ekim 2013 Perşembe

ÖLMEDEN ÖLENLER

  Geçen gün öğrenci-para-avcılarından biri elime bir broşür tutuşturdu,sonra bir diğeri,sonra…Yeni açılacak kafenin reklamıymış…Kocaman harflerle yazdıkları şey dikkatimi çekmiş bulundu:”KİŞİLERE ÖZEL DOĞUM GÜNÜ PARTİSİ YAPILIR.”
 
  Yıllarca bildiğim sandığım şey yanlışmış meğer. Bize ait olmayan şeylerin yüzlerce kişinin eline özendirici şekilde tutuşturulan kağıtlarla beyinlere aşina edilmesi ve akabinde yine bir o kadar  kişinin önünde sürpriz (ki nedense herkes dolabındaki en iyi kıyafeti giymiş, doğum günü çocuğu çocuğu da bir o kadar şık? ) yapılması ve teşvik politikasının başlatılması.Halbuki ebedi doğuşumuz bu dünyada değil farkında bile değiliz…Bırakın kimse anlamasın bizi; ölmeden ölenlerin kervanına katılmak varken, doğmadan doğanlardan olmak mümine yakışmaz. Allah(c.c)’a vuslatın yolunun ölümden geçtiğini eserlerinde sıkça vurgulayan Hz.Pir :“Ne mutlu o kimseye ki ölmeden önce öldü. Yani bu bağın, bu üzümün aslından bir koku aldı.” diyerek asırlar öncesinden bizlere yol göstermiştir.
 
  Uzun ve bitmeyecek sandığımız ömrümüz, pamuk ipliğine bağlı. Bugün bize büyük uğraşlar sonucu gösterilen olağan şeyler,aslında değerlerimize yapılmış birer darbedirler. Bir yerden başlamazsak eğer nefsi emmareye hapsolmuş bir şekilde bizi bekleyen sona-ki inananlar için sonu olmayan başlangıçtır-ulaşırız.Ve inanın ki sadece bir adım atmamız yeterli:Bismillahirrahmanirrahim”

“Gönlünü derviş eyleyenin, hırkaya ihtiyacı olmaz…”Yunus Emre















  

30 Ekim 2013 Çarşamba

Ellerimizin Büyük Boşluğu






Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık
Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz
Sana gelmek, orada kalmak istiyoruz
Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz
Başımızın okşanmasını, gözyaşımızın silinmesini, kolumuza girilmesini istiyoruz
Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz
Rüzgarın sesini, ırmağın sesini
Dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk
Erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek olduğu bir dünyayı yeniden isterken
Seni istiyoruz aslında
Bunu söyleyemiyoruz

Her yer gece, çok gece
Ve biz meleklerini istiyoruz Rabbim
Çok yenildik yetmez mi
Bir bankanın önünde, bir koltuğun altında, bir ziyafetin ortasında, bir günahın tenhasında
Büyütüp durduk siyahı

Gece gece gece
Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne
Her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi
Bilmiyoruz
Çünkü
Bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu
Kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek ve gülümsemekle meşgulüz şu an
Sonra oturup düşüneceğiz bütün bu olanları
Yusufu düşüneceğiz, Yakupu, Musayı
İsayı düşüneceğiz, Nuhu ve öbürlerini
Ve Efendimizi
Efendimizi

Kuyular kuyular kuyular kazdık
Bir nefes üflemen için yeryüzü bataklığında sazdık
Kestik kendimizi deldik yaktık
Sonra sana değil dünyaya aktık
Dünya ki mescittir biz onu otel yapmışız
Kalktık ki yenilmişiz değişmişiz azmışız
Bir sızı kalmış içimizde başka şey yok
Bu sızıdan yol bulup kapına dayanmışız

Bir çocuk oyuncağını alamamış
Bir kız sevdiğini saramamış
Bir anne yıllardır kolları açık bekliyor oğlunu
Bir adam paramparça bir çift göz için
Biri ekmek götürememiş evine
Birisi aşk
Birimiz dünyayı kurtaracak
Birimiz yarını
Birimizin aklı tutuşmuş yanıyor
Birimiz bomboş kalbine bakıp birini anıyor
Birimiz ayrılığın ilk günü gibi her akşam kanıyor
Birimiz kıyametin koptuğuna inanıyor
Birimiz çekip gitmiş yeryüzünden ellerini hala açık sanıyor

Geldik işte bunlar ellerimiz
Açılmış bak bilirsin ne diye
Ki bilirsin biz bu ellerle neler işledik
Burası dünya
Şu biziz
Bunlar da ellerimiz
Öyle açık öyle acemi öyle boş
Öyle mahcup öyle dalgın öyle boş
Öyle boş

Senin değil miyiz hepimiz
Senin değil mi her şey
Alırsın kime ne verirsin kime ne
Ve bu açtığımız eller senin değil mi
Senin değil miyiz hepimiz Rabbim
Bir yıldız bir ağaç bir buğday tanesi kadar

Kimsesiziz kime gidelim
Yaralarımız var kime
Sıcak bir şey arıyoruz kime
Merhamet istiyoruz kime
Bağışlanmak istiyoruz kime gidelim
Sorumuz ve cevabımız sen değil misin
Yorgunuz, kaybetmişiz, dalgınız, kırgınız, küsmüşüz
Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde kime gidelim
Çok yürüdük yollar kayboldu yol olduk sana geldik
Ne getirdin deme bize senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur

Geldik işte bunlar ellerimiz
Bunlarda ellerimizin büyük boşluğu
Beş duygum harab, altı yönüm harab
On parmağımda on acı Ya Rab
Denize dalan bir testi nasıl tahammül etsin suya
Fırlattın beni dünyaya
Yeniden al kucağına, çağır beni yeniden
Bu saman çöpünü kasırgada bırakma
Büyük bir kapının önünde bir karınca vurmuş kapıyı bekliyor
Kapı açılacak yoksa niye var
Rahmet örtecek günahı
Geride kalacak gazabın adımları
Duyulacak büyük bahçenin o büyük şarkıları
Sunulan şarabı çekinmeden içeceğiz
Görüneceksin durmadan kendimizden geçeceğiz
Görüneceksin her şeyimizle sana göçeceğiz

Başımız yerde
Açtık elimizi sevgilinle birlikte
Bize bak çekip çıkalım uçurumlardan
Bize bak çıkalım dünyanın bütün kulluklarından
Parçansak al bizi bir daha ayırma evinde uyuyalım
Yabancıysak dost ol bize senden ayrılmayalım
Elimiz açık başımız ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz
Sevdiklerin aşkına sevenlerin aşkına
İnşirah inşirah inşirah
Ayetİn değil miyiz senin Ya Allah

GAZALİ'Yİ SEVENLER

  Gelmemiş belki de hiç gelmeyecek olan “geleceğim” için çalıştığım şu günlerde, en çok da özlemini çektiğim şey: Çocukluğum…
  
  Her şey ne kadar da masumaneydi. Haftalar boyunca sabırla biriktirdiğim kumbaramın açılmasıyla tutulan pazar yolu ve kavuşulan yeni oyuncaklar… Sonrasında komşu kızının belki alacak parası yoktur diye onunla paylaşılması ve duyulan haz…Ya da çocukluğumun geçtiği mahalledeki ihtiyaç sahiplerine özenle hazırladığımız kutular…Eskiden bir başka tat vardı yaşamda… Nedense şimdilerde daha çok içimi acıtıyor birilerinin diğerlerinin hakkını umarsızca gasp etmesi… Ne güzel buyurmuş Resulumuz:”Her ümmetin bir fitnesi vardır. Ümmetimin fitnesi maldır.”(Nesai) Bazı insanlar ise kendi fetvasını kendisi vererek, daha çok kazanmak müslümanın şiarındandır şeklinde dayanak veriyorlar nefislerine.Oysaki İmam Gazali hazretleri ne güzel söylemiş:”Mal ve makam sevgisi, suyun sebzeyi büyüttüğü gibi kalbde nifakı büyütür.”
 
  İnsanoğlu beşerdir ve dosdoğru ilerlediği tek yol: şaşmadır. “Bizim” diye nitelendirdiğimiz her şey birer “emanet”.Atalarımızdan bizlere, bizlerden “gelecek” nesillere… Taki ahirete kadar birilerini yanıltmaya devam edecekler. Aldığım nefes, şu an sizlere yazabilmek için kullandığım elim, ailem, evim,okulum, Can’ım vs… Her şey Yaratan’ın birer emaneti ve kavuşma gününde de vereceğimiz hesaplardan bazıları.

  Ümmetin önderi,Güneşimiz,Pusulamızın yol arkadaşına verdiği nasihate kulak verelim arkadaşlar:”Ya Aişe, bana kavuşmak için fakir yaşa!”(Tirmizi) “Fakirleri hor görmeyin.Onların hürmetine yardım görüyor ve rızıklanıyorsunuz.”(Buhari)
Rızkın sahibinden gelenlerin şükrünü ertelemeyip, onları asıl sahiplerine ulaştırmakta acele edelim…
 
   “Herkesin bir sanatı vardır. Benim sanatım fakirlik ve cihaddır. Bu ikisini seven beni sevmiş,bu ikisine buğzeden bana buğzetmiş olur diyen İmam Gazali hazretlerini “seven” talebelerden olmak ümidiyle…    








28 Ekim 2013 Pazartesi

Kirli Kalbe Küçük Bir Dokunuş - Günlük Gibi Bir Şey

Hayatım boyunca hiç bir ihtiyaç olarak yazan insanlardan olamamışımdır. İnsanlar vardır, çok özenirim onlara, baş ağrılarını dindirmek için yazarlar, ruhlarını rahatlatmak için yazarlar, keyif için yazarlar, canları sıkıldıkları için yazarlar. Yazarlar, yazarlar, yazarlar… Güzel insanlardır onlar. Onlar yazsınlar ben de okuyayım. Kendi bahanem ise bellidir “İlk emir ‘oku’dur, ‘yaz’ değil. O halde önce okumalıyım!” J Bu benim doğrum ya da bahanem. Herkes bildiği yoldan gitmeli.

Neden bunları söylüyorum, daha doğrusu neden bu kadar uzattım ben de bilmiyorum. Aslında iş çıkışı muhabbetine katılma imkanı bulduğum taksici amcadan bahsedecektim. Başlıkta da dedik ya “günlük gibi bir şey” diye. Günlük yazmayı sevmem normalde. Hevesle çok kez başlamış, birkaç özenle yazılan günden sonra bırakmışımdır. Ama bu siteye, Vaveyla Heybesi’ne, gündelik yaşamımızda başımızdan geçen ilginç, bizi düşünmeye sevk eden, başkalarını da düşünmeye sevk etme ihtimali olan bir takım olayları yazalım diye bir karar almıştık. Bu minvalde ben de birkaç satır çiziktirebilirim çok sevgili yaşlı amca hakkında diye düşündüm.

Ama önce arkadan bir müzik vermek gerekir. Müziğimizi açalım o halde*



“… İstanbul’a Batı’dan bakanlar için bu ve benzeri davranışlar, iş disipliniyle bağdaşmayan, başarısızlığı beraberinde getiren çocuksu davranışlardır. Onlar değil midir yedi gün, yirmi dört saat çalışmak ve hep daha çok kazanmak isteyen ve her şeyi bu uğurda harcayanlar? Onlar için bir Müslüman tembeldir. Çünkü sabahtan akşama kadar çalışmamakta, hatta öğleleri bile uyumaktadır. Bir insanın hayatında daha az eşyaya yer vererek, ömrünü bunların sürekli yenileme saplantısından özgür kılmış olarak, kendine ve sevdiklerine daha çok vakit ayırdığı mütevazi bir hayat, ne güzel bir hayattır oysa. Bunun adı tembellikse, aylaklıksa varsın öyle desinler; Tanrı’m bu ne güzeldir! Ne güzel bir yaz rüzgarını yastık yapıp, güneşli yünleri yorgan gibi üstüne çekerek, göğsünde bir çocuğun, bir sevgilinin kokusunu duyarak uyumak…”

Eskiden Batı’nın eleştirdiği Müslümanlık ne de güzelmiş diyorum bu alıntıyı okuyunca. Sabahtan akşama çalışmayan, öğleleri kaylule dediğimiz kısa öğle uykusuna yatan, hayatında daha az eşyaya yer veren, kendi ve sevdiklerine zaman ayırabilen, mütevazi bir hayat sahibiymiş Müslümanlar. Şimdiki düzenimiz ise maalesef ki Batı’nınkiyle tamamen aynı. Ne sevdiklerimize ayıracak vaktimiz var, ne kendi ruhumuzu besleyecek, iç sesimize kulak verecek halimiz, zamanımız. Kahrolsun Kapitalizm, kahrolsun Amerika, kahrolsun falan filan diye uzatıp sulandırmayacağım tabi ki rahat olun. J Bu dert içimize yara olarak yeter. Bu aralar fazla mesaiye kalınca daha da bir yaram büyüyor dostlar. İç hesaplaşmalarım kafamı zonklatıyor bazen.

İşte yine böyle bir günde eve dönerken çok tatlı bir taksici amcaya rast geldik. Amca en az 60 yaşında vardır. Konuşmasıyla, üslubuyla ilginç birisi olduğunu hemen belli ediyor zaten. Sağ olsun taksiye birlikte bindiğim arkadaşım hoş sohbetli bir insan, hemen amcayla başladılar muhabbet etmeye. Konudan konuya atlıyorlar, amca hararetli hararetli anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor. Başörtüsü meselesi, ülkenin son hali, Türk-Kürt ayrımcılığı, İslamiyet ve Türkiye’deki algı, şimdiki gençler ve İslamiyet’e olan uzaklıkları… gibi birçok konu üzerinde konuşuldu. Eşiyle görücü usulüyle nasıl evlendiklerini, hayatından nasıl memnun olduğunu, 50 kez seçme şansı verseler her defasında yine eşini seçeceğini anlattı (Bu işte çok önemli). Bunlar şimdi benim başlık geçtiğim şekilde değil de duygu yüklü, yaşanmışlık katılarak anlatıldığında insanı o kadar etkileyen olaylar ki… İnsan ister istemez gerçek yaşam eskilerdeymiş, bizim şimdi yaşadığımız hayatın bir numarası yok diye düşünüyor. En son, konu; bir şekilde Süleymaniye Camii’ne geldi. Ve amca Sultan Süleyman ve Koca Sinan’ın rüyalarında nasıl Efendimiz(sav)’i gördüklerini, caminin ayrıntılarını onlara nasıl anlattığını anlattı. Günlük yaşamın kirinde Rahmani’den uzak kalınca küçük bir sohbet bile kalbinize dokunabiliyor, gözlerinizi yaşartabiliyor emin olun. Amca en son ismimi duyunca bana bir sürü dua etti, ismin gibi yaşayasın diye iltifatlar etti. Asıl ben ona dua ettim tabi ki kalbimde Rahman’dan bir dokunuşa sebep olduğu için. Dahası kendimle bir kez daha yüz yüze getirebildiği için. Kirlerin içinde arınmış insanlarla olmanın, iman tazelemenin önemini hatırlattığı için…

“Gürültüde duyulmaz Tanrı’nın sesi. Çünkü O alçak sesle konuşur. Sadece hassas olanlar, dua edenler; kulaklarını, gözlerini, beyinlerini, kalplerini, ellerini ve ayaklarını açanlar duyabilirler onu.”
İbrahim Paşalı’nın bu sözleri geldi aklıma. Allah’a yakın olmak, kalbini tek bir yere bağlamak, kısacası ‘adam’ olmak istiyorsan alçak sesle konuşacaksın. Sesli konuşanların ellerine geçirdikleri şeyler kısa ömürlüdür, geçicidir. Kalbe inemeyecek kadar geçici…

Hülasası anlatacak pek bir şeyim yok dostlar. Etkilenmişliğim var sadece. Derinleşelim dostlar. Kalbimize inelim, özümüze dönelim. Dünyanın kiri içinde kirlenmeye mecburuz fakat sürekli temizlenme, yenilenme, tazelenme imkanı var. Ne de olsa günah, sadece müslümana yakışır.

“Günah bize boynumuzu büktürten, başımızı eğdirten, yanaklarımızı ıslatan ve bizim bahçeye davet edilmemizi sağlayan bir fırsattır. Başımızı ellerimizin arasına almamızı sağlayandır. Düşünceler ile tanıştırandır. Bizi hüzünlendiren, hüzünden bir zırhla bizi boş işlerden koruyan bir vesiledir günah. Sevap fırsatlarını kaçıran biri için son fırsattır.”

Selam ile kalbinizle kalın.


* Çiçekgillerden Çiğdem Le Trio Joubran üzerine de konuşalım demişti. Yazısını merakla bekliyorum bu arada. Hoş müzikler üzerine ne kadar konuşulsa ne kadar yazılsa azdır. :)

**Yazıdaki alıntıların tümü İbrahim Paşalı’nın Öğle Uykusu adlı kitabındandır. Şiddetle tavsiye edilir.




27 Ekim 2013 Pazar

İrfan, bilim ve insan

Dostoyevski’nin deyişiyle insan;

‘’ İnanırsa inandığına inanmakta, inanmazsa inanmadığına… ‘’

Sürekli şüpheyi yaşayan insan günümüz insanı sanıyorum irfan dediğimiz kavrayış yüksekliğini de gitgide kaybediyor. Bu biraz aşırı ve abartılmış görünen genellemeye beni götüren sebepler var.
Eğer irfanı insanın kavrayış hudutlarının genişliği ve zenginliği diye anlıyorsak bugün içinde yaşadığımız materyalist uygarlık bu kavrayışın hudutlarına her taraftan had vurmaktadır.

İrfan dediğimiz meleke, insanı yalnızca bildiklerinin sınırı içinde bırakmaz, insan irfanla bildiklerinden bilmediklerine de varır.

Dipnot1: [Kim bildiğini uygularsa bilmediğini bilme faziletine kavuşur.- hadisi şerifi hatırlamakta da fayda vardr diye düşünüyorum. Aklıma hemen o geldi, Rabbim uygulatsın bizlere inşallah...] 

Oysa halihazırda uygarlık, insanı bildiklerinin ötesine geçirmek, bildiklerini aşmak şöyle dursun, bildiklerinden bile emin kılamıyor: bu, ‘’bilim’’ denilen hadisenin insan zihnini tökezletmesi, onun kendine güvenini sarsması, insanın ‘hür düşüncesini’ zincirlemesi olayıdır. Oysa bilim havarileri tam da aksi kanaattedir: Bilimsel düşüncenin hür düşünceyle eş anlamlı olduğunu söylerler. Bilimsel düşünceyi bir bakıma insanın tabularla, dokunulmaz sanılan şeylerle mücadelesi diye görürler.
Avrupada, dogmatizme karşı verilen kafa savaşının başlangıçta böyle bir niyet taşıdığını kabul etsek bile, bilim bugünkü kimliğiyle yeni bir tabu, yeni bir dogma çıkarmıştır ortaya: bilim.

Bilim adamları olsun, onlara özendirilmeye çalışılan kitleler olsun, evvelki asırlara ait dogmaları yıkmışlardır belki, ama bu eski dogmaların bedeli insana yeni bir bilimdir. Bilim, insanın hür düşüncesinin önünde demirden bir köstek gibi duruyor. Ona, her şeyi benim dediğim gibi düşüneceksin, diyor. İnsanı yalnız ve ancak kendi bildikleriyle sınırlandırıyor.  Doğmalara karşı savaşa çıkan insan aslında ve neticede kimlik değiştirmiş yeni bir doğmaya ulaşmıştır. Bugün bilim, kılı kırk yaran dallara budaklara ayrılmıştır.
…...

İnsan kafası artık tek başına bir başarının üstesinden gelemez olmuştur. Araştırma yapılacak hemen her konuda bir ekip kurulmasından, bir endüstrinin gerekliliğinden bahsedilmektedir.


O, toplu bir başarıda sadece bir iştiyalçıdır. Artık ferdiyetin, dehanın payı gitgide kaybolmaya yüz tutuyor. Böyle bir çalışma neredeyse insanı böcekleştiriyor ve onu böceğin, dar dünyasına hapsolmaya zorluyor.

[Kafkanın 'dönüşüm' kitabını okuyanınız var mı? Gariptir ki orda da bu böcege dönüşüm hadisesini en ince detayına kadar hissederiz. Okumayanlara tavsiyemdir.]

 Mevlana’nın at sineğine düşmüş sinek tasviri gibi… Sineğin içinde bulunduğu ortamı okyanus sanmasının ne önemi var??

Müslümanca düşünme üzerine denemeler- Rasim Özdenören

Bu kitabı toplu halde okumayı öneriyorum, mühim konuları el almış. Ne düşünürsünüz bilmek isterim. 

Selam ve dua ile...

tefsir dersi II (yusuf suresi)

her şeye hükmeden ve her şeyi bir hikmete bianen yapan Hakim olan Allah'ın adıyla;
hz yusuf rüya ilmini bilen bir peygamberdi. bu ilme ledünni ilim denilmekteymiş. yani okumakla yazmakla öğrenilmeyen Allah cc tarafından lütfedilen bir ilim.

7. ayette merak edenler için yusuf ve kardeşlerinde ayetler (ibretler) vardır buyrulmuştur. ilk derste de bahsedildiği gibi bu surede bize kendimizi yansıtacak ibretler var.
yusuf suresinden edineceğimiz kaidelerden ilki 'sultanı muhabbet ortak kabul etmez.' Yakup as oğlunu sevdikçe kardeşlerinin kıskançlığı arttı ve kalbine Allah' tan başkasını ortak ettiği için imtihanı başladı. bilindiği gibi Hz Yakubun imtihanı çok sevdiği oğlunu yıllarca görememektedir. surenin bize bakan yönü rabbimizden daha çok sevdiğimiz bir kişi veya bir şey olursa o bizim imtihanımız olur. Nitekim Hz yakubun bu imtihanı verebilmesi için gönlündeki yusufunu kurban etmesi gerekecekti.

Bilindiği gibi züleyha hz yusufa aşık olmuştu. o dönem mısır kadınları züleyhanın aşık olduğunu anlatmak için 'kalbinin zarı yırtılmış' demişler. yani kalbinin içine yusufu almış. Allah cc kalbi sadece kendisiyle meşgul olduğunda mutmain olacak şekilde yaratmıştır.
hatırlanacağı üzere kardeşler çeşitli iç ve dış hisleri, yusuf as da kalbi temsil ediyordu. yusuf as 'ın kıssasında kardeşler yusuf as' a acımamıştır. yani iç ve dış hisler (hayal, vehim ...) kalbe acımaz. hislerimizin arzuladığını yaptığımızda (örneğin bir gencin güzel bir kıza bakması)  aslında kalbimize kötülük ederiz.
Rabbimiz kalbe ve insana verdiği değeri ayetlerinde bildirmektedir. Kalbimizi ve kendimizi Allah'ın emaneti olarak görmek ve emanete sadık kalmak görevlerimiz arasında.
Şeyh Galib'e kulak verelim : "Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen" (Kendine güzelce bak ki, âlemin özü sensin. Sen varlığın gözünün bebeği olan âdemsin.)
Mevlana ise insanı şu şekilde tarif etmiştir. : Aziz dost! Sen, tek bir kişi değilsin;sen bir âlemsin! Sen derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kâmil! O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce âlem, o denize gark olup gitmiştir! Bu konuyu anlatmak; uyanıklığın da uykunun da elinde değildir. Zaten bu dünya ne uyanıklık ne de uyku yeridir!
(Hz.Mevlânâ,Mesnevi,cilt 3-4,s.94)
 
Vakti zamanında bir devlet yöneticisi halka getirdikleri şey karşılığında altın, yiyecek gibi çeşitli şeyler verirmiş. Yiyecekleri kalmayan bir kadın kocasının da çölde biriktirdikleri bir testi tatlı yağmur suyunu götürmesini ister. kocası koskoca devlet adamına yağmur suyunu götürmenin mantıksız olduğunu bilse de karısı onu ikna eder. çıkar halifenin karşısına. halife yağmur suyu getirdiğini öğrenince yardımcılarına o testiyi altınla doldurmalarını ve adamı sarayının yanından geçen nehirden geçirmelerini yani nehiri görmesini ister. adam altınları aldığında halifenin ne kadar cömert olduğunu düşünür. nehirden geçerken ise şaşkınlığı bir kat daha artar. yanında koskocaman tatlı su nehri akan devlet adamı onun bir testi tatlı suyuna altın vermiştir. Hikaye mesneviden altındır. Mevlânâ hazretleri, bu hikâyede geçen kişilerin neyi
sembolize ettiğini kendisi açıklamıştır. Bedevî aklın, hanımı
da nefsin sembolüdür. Nefis ve akıl iyiyi kötüden ayırt
edebilmek için gereklidir. Bu ikisi topraktan yaratılmış olan
beden evinde otururlar. Birbirleriyle gece gündüz mücadele
ederler. Kadın, yani nefis devamlı beden evinin ihtiyaçlarını
dile getirir. Şeref ister, makam ister, giyecek ister, ekmek
ister, sofra ister. Hikâyedeki kadının yaptığı gibi nefis de
arzularına ulaşabilmek için değişik taktikler uygular. Bazan
büyüklenir, bazan yüzünü toprağa sürer, bazan da tevazu
gösterir.
Akıl cismanî arzu ve iştiyaklardan uzaktır. O Allah sevgisiyle
ve Allah sevgisini kaybetmenin korkusuyla yaşar.
Bedevînin destisinden maksat sâlikin vücududur. İçindeki sudan
murat sâlikin pek az olan amel ve ilmidir. Halife mürşid-i
kamili temsil eder. Dicle nehri mürşid-i kâmilin sahip olduğu
mârifetullahtır. Mürşid-i kâmilin sahip olduğu mârifetullah
ilminden istifade etmek için, kapısına testisi boş olarak
gitmek gerekir.

bir başka mesnevi hikayesi :
Hz. Yusuf, eşsiz bir güzelliğe sahipti. Kuyudan, kölelik­ten ve zindandan kurtulup Mısır'a sultan olmuştu. Ziyare­tine gelen bir can dostuna başından geçenleri anlattı. Uzun süre sohbet edip dertleştiler.
Bu arada Hz. Yusuf misafirine ikramlarda bulundu. Mi­safir dostu da Hz. Yusuf a getirdiği hediyeyi bir paket için­de takdim etti.
Hz. Yusuf paketi açtı, dostunun hediyesinin cilalanmış güzel bir ayna olduğunu gördü. Merak edip, hediye olarak neden aynayı tercih ettiğini sordu. Misafir mahcubiyet içinde şöyle dedi:
"Efendim, dostun evine eli boş gidilemeyeceğini, uy­gun bir hediye götürmek gerektiğini bildiğimden, uzun za­man sana uygun bir hediye araştırdım. Neye baktıysam hiçbirini sana lâyık görmedim. Bir küçük altın, altın madenine, bir içimlik su, okyanusa nasıl hediye götürülürdü?
"Sana canımı hediye getirdim, desem bile Hindistan'a baharat götürmek gibi bir şey olurdu. Senin güzelliğine lâ­yık bir hediye olarak en sonunda, senin içinde kendini bu­lacağın bu aynayı getirmeye karar verdim. Her defasında ona baktıkça güneş gibi parlayan cemalini görür, şükreder ve beni hatırlarsın."
Hz. Yusuf dostunun hediyesine çok sevindi ve bu ince anlayışından dolayı onu çok takdir etti.

hikayenin metaforik anlamına göre ayna bizim kalbimiz. ve Allah cc kalbimizde kendi cemalini seyrediyor. 
>> kalplerimiz zikir mahallidir. zikrullah kalbi diri tutar ve yumuşatır. kalp zikirden uzak kalırsa nefsin harareti altında kalır ve katılaşır. eğer bu halde devam ederse ateşte kavrulmadan yumuşamaz. bu yüzden cehennem ateşi kalbi temizler. 
devam eden ayette hz yakup oğullarına yusufu vermek istemediğini çünkü kurdun onu kapmasından korktuğunu ifade etmektedir. kurdun nerden çıktığını merak ediyorsanız bir rivayete göre hz yakup rüyasında böyle bir şey görür ve o yüzden böyle söyler. surenin ikinci kaidesi ise 'kişinin hasmına hücceti vermesi doğru değildir' aslında çocukları kurt olduğunu bilmiyorlardı. yakup as böyle bir şey söyleyince onlara mazereti öğretmiş oldu. Nitekim bela ağızdan çıkan söze bağlıdır. hz yakup oğlunu kendi gözünden bile sakınsa ve onu vermemek için dirense de en sonunda yusufun abileriyle  gitmesi için izin verdi çünkü imtihanı başlayacaktı. surenin bir diğer kaidesine göre 'takdir gelince basiret bağlanır.' hz yakup çocuklarının kötülük edeceğini bilmesine rağmen yusufun onlarla gitmesine izin verecekti.

Bir soru: kardeşler çeşitli hisleri temsil ediyor dedik. ve bu hisler nefsin istekleri doğrultusunda olan hislere karşılık geliyor. benim merak ettiğim yusufu öldürmelerine karşı çıkan ve onu kuyuya atmalarının daha makul olacağını söyleyen kardeşin temsil ettiği belirli bir his var mıdır acaba? eğer varsa bir konuda bize yardımcı olabilir diye düşünüyorum. nefsani his ve isteklerimiz aklımızda dolaştığında onların kötü olduğunu biliriz ve aklımıza öyle bir fikir gelir ki bu isteklere göre daha makuldur ve biz bu rahmani sandığımız aslında nefsani olan fikrin/hissin peşine düşeriz. bu hissin ne olduğunu bilirsek bu ayrımı daha kolay yapabiliriz gibime geliyor. fikir ve bilgisi olan arkadaşlarımı yoruma davet ediyorum ^_^

selam ve dua ile...












26 Ekim 2013 Cumartesi

Allah Korkusu

Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki;
“Ulu Allah (c.c) kanatlarının biri doğuya ,öbürü batıya uzanan ve ayakları yedinci kat yere inen bir kuş yarattı. Kuşun üzerinde bütün varlıkların sayısı kadar tüy vardır.

Ümmetimden kadın-erkek herhangi  bir kimse bana salat-ü selam getirdiği zaman ulu Allah bu kuşa, Arş’ın altında bulunan nurdan bir denize dalmasını emreder. Kuş, denize dalıp çıkarak kanatlarını silkeleyince her  tüyünden bir damla akar. Ulu Allah akan her  damladan, üzerime kıyamete kadar salat-ü selam getiren kul hesabına istiğfar edecek bir melek yaratır.”
Ehl-İ Hikmet’ten biri şöyle der; 
 “Vücudun selameti az yemekte, ruhun selameti az günah işlemekte ve dinin selameti de varlıkların en hayırlısına(peygamberimize) salat-ü selam getirmektedir.”
Ulu Allah (c.c)buyuruyorki;
“Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve O2na itaat ediniz ve herkes yarını için(kıyamet gününe ne amel işlediğine)baksın(yani sadaka verin ve Allah ’ın  emrine uygun ameller işleyin ki, kıyamet günü sevabı bulasınız)Allah ‘tan korkunuz. Çünkü O, (iyilik olsun,kötülük olsun)yaptığınız her hareketten haberdardır. (Haşr Suresi;18)
Yeryüzü günah işlemekten sakınarak iyiliğe koşan (zahid) ve mümin kulun lehine şahitlik ederek” Bu adam üzerimde namaz kıldı,oruç tuttu,hacca gitti,cihad etti”diyecek,günahtan sakınarak iyiliğe koşan mümin kul da bu şahitliğe sevinecektir.
Buna  karşılık aynı yeryüzü,kafir ve günahkarların aleyhinde de şahitlik ederek”Bu adam üzerimde Allah’a şirk koştu,zina işledi,içki içti,haram yedi”diyecektir. Merhametlilerin en merhametlisi Ulu Allah(c.c)kafir ve günahkarları inceden inceye sorguya çekerse vay hallerine!
Mümin, vücudunun bütün azaları ile Allah’tan korkandır.Nitekim büyük ahlak ve fıkıh bilgini Ebu’l –Leys es-Semerkandi der ki;
-Allah korkusunu yedi alameti vardır;
Birinci alamet dilde belirir; Allah korkusu taşıyan kul dilini yalandan,dedikodudan,koğuculuktan,iftiradan ve boş konuşmaktan alıkoyar; bunlar yerine onu zikirle,Kur’an okumakla ve ilmi konuşmalarla meşgul eder.
İkinci alamet kalpte belirir; Allah korkusu taşıyan kul başkalarına karşı kalbinde düşmanlık,iftira ve kıskançlık barındırmaz. Çünkü kıskançlık iyilikleri mahveder. Nitekim Peygamberimiz(s.a.v)şöyle buyurur;
“Ateş odunu nasıl yerse(yakarsa)kıskançlık da iyilikleri öyle yer(yok eder).” (Ebu Davud)
Bilesin ki ,kıskançlık , kalp hastalıklarının başlıcalarından biridir ve bu hastalıklar da ancak ilimle ve iyi ameller işleyerek tedavi edilebilir.
Üçüncü alamet gözde belirir; Allah korkusu taşıyan kul,haram yiyeceğe,haram içeceğe,haram giyeceğe…(kısacası)haram olan hiçbir şeye bakmaz. Dünyaya aç ve hırslı gözlerle değil,ibret almak amacı ile bakar. Helal olmayan şeylerden bakışlarını uzak tutar.
Nitekim Peygamberimiz(s.a.v) şöyle buyurur;
“Kim gözünü haramla doldurursa,Allah da onun gözünü kıyamet günü ateşle doldurur.”
Dördüncü alamet karında belirir;Allah korkusu taşıyan kul,karnına haram lokma sokmaz. Çünkü haram  lokma yemek ağır günahlardan biridir. Nitekim Peygamberimiz(s.a.v) şöyle buyurur;
İnsanoğlunun karnına haram bir lokma inince,lokma midesinde kaldığı sürece yerde ve göklerdeki melekler tekrar  tekrar  üzerine lanet yağdırırlar. O lokmayı hazmederken öldüğü takdirde varacağı yer cehennemdir.”
Beşinci alamet ellerde belirir;Allah korkusu taşıyan kimse, ellerini haram değil, Allah’ın rızasına uygun şeylere uzatır. Nitekim sahabilerden Ka’b’ul-Ahbar’ın (r.a)şöyle dediği rivayet edilir;
“Ulu Allah(c.c) her bir bölümü yetmiş bin gözlü,yetmiş bin bölümü olan yakuttan yapılma bir köşk yaratmıştır. Kıyamet günü bu köşke ancak önlerine çıkan haram şeylerden Allah korkusu ile uzak duranlar girebileceklerdir.
Altınca alamet ayaklarda belirir; Allah korkusu taşıyan kimse,günah işlemeye değil,Allah’ın emrine uygun ve O’nun rızasını  kazandıracak işlere doğru yürür,alimlere ve iyi amel işleyenlerle buluşmak gayesi ile adım atar.
Yedinci alamet amelde belirir; Allah korkusu taşıyan kimse ibadetini sırf Allah rızası için yapar,riyadan ve münafıklıktan kaçınır,böylelikle Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden olur;
“Rabbi’nin katında ahiret, günahlardan korkanlar içindir.”(Zuhruf Suresi;35)
“Günahlardan sakınanlar ,hiç şüphesiz cennetlerde ve pınarlar(ın başların)dadırlar.”(Zariyat Suresi;15)
“Günahlardan sakınanlar cennet ve nimetler içindedirler.”(Tur Suresi ;17)
“Günahlardan sakınanlar (ve Allah’tan korkanlar) emin bir makamdadırlar.”(Duhan Suresi;51)
Müminin korku ile ümit arasında bulunması gerekir. Buna göre bir yandan ümit kesmeksizin Allah’ın rahmetini beklerken diğer yandan ibadet hali içinde çirkin hareketlerden vazgeçerek Allah’a davet eder.
Nitekim Ulu Allah (c.c) şöyle buyurur;
“Sakın Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”(Zümer Suresi;53)
Bu konuya bir hikaye ile son vermek istiyorum.
Hz. Davud(a.s) kürsü üzerinde oturmuş Zebur okurken gözleri yerde sürünen kırmızı bir kurda ilişir ve içinden “Acaba Allah’ın bu kurdu yaratmaktan muradı ne ola ki?” diye düşünür. Bunun üzerine Allah’ın izni ile kurt O’na şöyle der;”Ey Allah’ın Resulü! Her gün gündüzleri bin kere –Subhanallahi velhamdülillahi ve la ilahe illallahu vallahu ekber(Allah’ı noksanlıkların  her  türlüsünden tenzih ederim,hamd O’na mahsustur. O’ndan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür.)- demeyi, Allah bana ilham etti. Geceleri ise yine bin kere;- Allahümme salli ala seyyidina Muhemmedininnebiyyil  ümmiyi ve ala alihi ve sahbihi ve selem (Allah’ım! Okuma-yazmasız Peygamberin olan Muhammed’e ,O’nun soyundan gelenlere ve O’nun sahabilerine rahmet ve selam ihsan eyle) dememi ilham etti. Sen zikrederken neler söylüyorsan bana da bildir de istifade edeyim.”
Bu sözleri işiten Hz. Davud (a.s) kırmızı kurdu küçümsediğine pişman olur, Allah’tan korkarak O’na tevbeeder ve dergahına sığınır.
Hz. İbrahim(a.s) işlediği bir günahı hatırlayınca baygınlık geçirir ve kalbinin çarpıntısı(neredeyse) bir mil uzaklıktan duyulurdu. Allah’ın emri ile bir gün kendisine Cebrail(a.s)  gelir ve der ki,”Allah sana selam  ediyor ve –Dostundan korkan bir dost gördün mü ?- diye soruyor.
Hz. İbrahim(a.s) Cebrail’e şöyle cevap verir;” Ey Cebrail! Kusurum aklıma gelince ve cezasını da düşününce dostluğumu unutuyorum.”

23 Ekim 2013 Çarşamba

Tarihi İtiraflar



   Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek liderlere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkardırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından,ahlaklarının kuvvetindendir. Türklerde , önce itaat duygularını kırmak ve manevi bağlarını yok etmek, dini menfaatlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, milli ve manevi ananelerine uymayan yabancı fikir ve davranışlara onları alıştırmaktır. Türkler dış yardımı reddederler, haysiyet duyguları buna manidir. Eğer geçici bir süre görünürde kuvvet ve kudret verse de Türkler dış yardıma alıştırılmalıdırlar.

   Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkleri, kendilerinden çok kudretli görünen kalabalık ve hakim güçler karşısında zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve Türkleri üstün maddi vasıtalarla yıkmak mümkün olacaktır.                                                

Nicolai Ignatieff