Bir rüyanın içine girdim, başka
bir rüyada nefes alıyorken. Çöl seslenirken gizini aramaya, ney sesi üflüyor
ayrılık acısını ruhuma. Kays’ı çöllerde arayan Leyla’yım, Leyla’yı
göremeyen/tanıyamayan Mecnun’um şimdi. Bir hikayenin içinde dinleyen, bir mesnevinin
içinde gözleyen, bir masalın içinde çocuğum şimdi. Kapılar açılsın ve
Bab’ Aziz anlatılmaya başlansın şimdi...
Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar
adedince yollar vardır.
Fırtına diner, İştar dedesinin
yüzündeki kumları temizler, sonra tutar dedesinin ellerinden, -onun gören
gözüdür- onu buluşacağı yere götürürken yol arkadaşı olur. Aslında tersidir,
dedesi tutar İştar’ın ellerinden- onun gören kalp gözüdür- onu buluşacağı yere
götüren yol arkadaşı olur. Bu yolda İştar’ın öğreneceği çok şey vardır ve bu
yol, uzundur.
Masumiyet ve hikmet el eledir,
başlangıç ve son, hayat ve ölüm.
Yalnız başına gidemez misin?, der çocuk. Yolumu bulurum, der
yaşlı. Ama ya kaybolursan!,
der göz. İman sahibi asla kaybolmaz
benim küçük meleğim, der irfan. Mutmain bir nefs asla yolunu kaybetmez. Peki toplantı nerede, der
masumiyet. Bilmiyorum, der
hikmet.
Diğerlerinin de bilmediğidir
bu. Sadece yürümek gerekir, yürümek.
İnsan yeterince yürürse, sonunda bir yere ulaşır çünkü.
Kumları temizleme sahnesi,
yönetmenin bu filmi yapmasının amacını gösteren bir metafordur: Yüzü kumlanan,
gözleri görmediği için yolunu bulamayacağı düşünülen yolcunun hakikatini, bunu
anlayamayanlara anlatmak. İştar’ın bakışı, bu yüzden yönetmenin bakışıdır. Onu
anlamak kadar -sadece gözleriyle görmek değil-, yüreğinin gözleriyle görmek,
görebildiğini de aktarmak ister. Ama bir yere kadar yolları aynıdır. Biri
anlayandır, diğeri aktaran. İştar’ın yolculuğu da bir noktadan sonra ayrılır
Bab’ Aziz’den. Aradıkları farklıdır, gördükleri farklı, hissettikleri farklı.
İştar dedesinin anlattığı hikayeleri seven, sorular soran ve anlamaya çalışan
meraklı, küçük bir çocuktur. Bu yüzden film, hikayelere, masala ve kelimelere
dayanır.
Altı hikaye vardır filmin içinde.
Evvel zaman içinde, zamanımızdan
aylar aylar önce…
Ve başlar hikayeler sızmaya filmin
içine. Tasavvuf, hikayeler ardından sunulmaya başlanır. Mesnevi okuyor gibi
olursunuz. Bilmiyorsanız metaforlara yüklenen anlamı, içine giremeyeceğiniz bir
dünyada yürüyorsunuzdur artık, sadece görüntülere takıldığınız. Çölde, gece,
içi ısıtan en güzel sıcaklık, kelimelerdir. Bu yüzden film, sessizlikle yol
almaz, kelimelerle var olur. Amacı içi
ısıtmaktır dolayısıyla da anlatacak çok öyküsü vardır.
İştar’ın içinin ısınması için dinlemesi gerekir, merak etmesi, yolculuğun
sonuna kadar devam etmesi. Film böylece, bu hikayelere yüklediği anlamı da
açıklamış olur.
İlk hikaye: Prens
Bir prens bir atın peşine düşer;
gözleri değer ceylanın, prensin ceylan kadar güzel gözlerine ve başlar yolculuk
gizin peşine. Kaybolur Prens çölün gizeminde. Şehir, ışıklarla düşer kaybolanı
aramaya. Aranan bulunur ama bulunan kaybolan değildir. Zahiren odur da batinen
o değildir.
Bir suyun kenarında kendi suretini
izlemektedir Narkisoss gibi.
Sence suyun dibindeki tezahürünü
mü seyrediyor, der
Prens’in mabeyncisi. Belki de gördüğü
tezahürü değildir. Yalnızca âşık olmayan kendi tezahürünü görür orada,der
derviş. Öyleyse ne görüyor? der
mabeynci. Cevap gelir dervişten, Prens’in bakımını üstlenerek onu yalnız
bırakmayan tek insandan:
O şimdi kendi canını seyretmede.
Sonra terk eder herkes Prens’i
-yaşlı derviş hariç-, uyandığında dervişten geride sadece hırkası ve asası
kalmıştır. Manevi dünya için maddi dünyadan vazgeçen Prens, dervişin
kıyafetlerini giyerek kaybettiğini aramaya başlar. Prens aslında Bab’ Aziz’in
gençliğidir, bir ceylanı -İbrahim Ethem gibi gözleri bambaşka aleme açmanın
simgesidir- takiple başlayan, maddi aleme kapanırken manevi aleme açılan
gözlerin sahibi bir yolcudur o. İştar’a biz birbirimizi uzundur tanıyoruz,
derken aslında Prens hikayesinin kendi hikayesi olduğunu açıklar Bab’ Aziz
izleyene.
İkinci Hikaye: Osman
Baba mesleği olan kum taşıyıcılığı
yapan Osman, babasının ölümünden sonra bu işi bırakıp kumsuz bir ülkeye gitmek
için para biriktirir. Ayrılmadan önce, en iyi müşterisi Katip’in mektubunu
götürmesi gerekir. Yasak aşkın ulağıdır, gözlerinde şehvet vardır mektubun
ulaştığı kadının yanındayken. Kadının kocasının gelmesiyle kaçarken kuyuya düşer
ve farklı bir aleme geçer. Bir saraydadır ve aşık olduğu Zehra’yı görür orada.
Zehra onu çölde yanan ateşe bakmaya gönderdiğinde orada sadece yanan bir
palmiye görür, başka hiçbir şey göremez. Arar durur ama bir de bakar ki ne
Zehra kalmıştır, ne saray. Bir damla suyun peşindedir, Bab’ Aziz onu nehre
davet eder. Ancak filmin sonunda Osman’ın hikayesine değinilmez ve biz onun bir
damla suda mı kaldığını yoksa nehre mi vardığını bilemeyiz.
Üçüncü Hikaye: Zeyd-Nur
Uluslararası ilahi söyleme
yarışmasına katılan Zeyd, birinci olur ve yarışmacılar tarafından muhabbet
meclisine davet edilir. Meclisin başında bir genç kız/Nur vardır okunan
şiirleri dinleyen. Nur’la o geceyi birlikte geçirirler, çünkü okuduğu şiir,
Nur’un kaybettiği babasının şiiridir. Bunu babasından işaret olarak algılayan
Nur, sabah kestiği saçları ve geride bıraktığı kedisiyle Zeyd’i terk eder,
babasını bulmak için. Zeyd de onu bulmak için yollara düşer. Zeyd’in aşkı, bir
insana duyulan aşktır, Bab’ Aziz bunu, herkesin yerine getirmesi gereken bir
görev vardır, diye açıklar. Çünkü herkesin payına düşen aşk, ilahi aşk
değildir. Herkes dünya çölünde kaybettiğini arar, ama herkesin kaybettiği
farklı farklıdır. Pervane olmak herkesin payına düşmez.
Dördüncü hikaye: Hüseyin- Hasan
Camiden çıkmayan Hüseyin’in,
meyhaneden çıkmayan ikizi Hasan. Hüseyin, ölmeden evvel ölmeyi tercih
edenlerdendir, Kızıl saçlı dervişin yardımıyla. Neden ölmeyi tercih ettiğini
anlamak için, görüntü kadar arka planda çalan müziği ve içinde geçen dizeleri
de dinlemelidir izleyici:
Zaman neşelidir / Biz ikimiz
vuslata erince / Sen ve ben / İki ayrı suretiz / Fakat tek bir can / Sen ve ben
/ Sen ve benden kayıtsız / Aynı neşenin sevinci.
Sonra Hasan çöllere düşer,
kardeşini öldüren Kızıl saçlı dervişi aramak için, kendinden geçmiş ve
çırılçıplak kalmışken çölde, derdin, kederin, intikam ateşinin içinde
kaybolmuşken, hayatından vazgeçmişken, intikam almak istediği derviş tarafından
kurtarılır ve kardeşinin ölümünün kardeşinin tercihi olduğunu öğrenir.
Aslında burada, Hasan ve Hüseyin, ruh ve nefis gibidir. Ruhun yokluğunda,
nefsin payına düşenin ölüm korkusu ve çaresizlik olduğunu; nefsin, dünya
çölünde yapayalnız ve kaybolmuş bir şekilde amaçsız dolaştığını hissederiz;
biri olmadan diğerinin neşeden yoksun kaldığını ve kaybettiğini bulamadan o
neşeye bir daha asla sahip olamayacağını. Sonuçta ruh ve nefis, tek bir can
değil midir?
Beşinci Hikaye: Kızıl Saçlı Derviş
Filmin başında sema ederken
kendinden geçen, kendini mecnun gibi aşka adayan, “Canınla süpür cananının eşiğini, ancak o zaman
gerçek aşık olursun.”diyerek canından, canan için vazgeçen bir
derviştir. Pervanedir, aşktan yanan. Filmin içinde ama dışındadır/filmden
bağımsızdır aynı zamanda. Her yerdedir ama hiçbir yerdedir. Varlığı, bir
hikayeye dayanmaz diğer kahramanlar gibi. Bir hâlin aktarımıdır o. Aşkınlığı
temsil eder.
Altıncı Hikaye: Bab’ Aziz-İştar
Tüm bu hikayelerin merkezinde
duran, onlarla yolları kesişse de, farklı bir yoldan yoluna devam ederek kendi
yolculuğunu yapan kör derviş Bab’ Aziz. Torunu İştar’la dervişlerin
toplantısına katılmak için yolculuk yaparken aslında o, hayatının en önemli
anına yolculuk etmektedir: Düğününe, doğumuna, kavuşmaya. Yeni bir hayata
doğmak için, dolma vaktini bekleyen kabrini aramaya çıkan derviştir o.
Kaybettiğini bulma anıdır ölüm. Tam bu ana geldiğinde Hasan’ı çağırır yanına,
henüz hamdır Hasan, ölümden korkan, hayata anlam verememiş. Bab’ Aziz’in
hikayesinin bitimiyle Hasan’ın hikayesi başlar filmde. Hasan onun kıyafetlerini
giyerek ve asasını eline alarak, kaybettiğini aramaya yollara düşer. Dervişlik
bir elden diğerine geçer.
Bu dünyanın insanları
Bir mumun alevi önündeki üç pervane
gibidir…
İlk olan yaklaştı ve :
“Ben aşkı biliyorum” dedi. Bu, Osman’dır.
İkinci olan kanatlarıyla
azıcık aleve dokundu ve :
“Ben aşk ateşinin nasıl yaktığını
biliyorum.” dedi. Bu,
Zeyd’dir.
Üçüncü olan kendisini alevin kalbine attı
ve alev tarafından tüketildi.
Hakiki aşkın ne olduğunu sadece o bildi… Bu, Kızıl Saçlı Derviş ve Bab’
Aziz/Prens’tir.
Filmde görüntüler kadar müzikler,
kostümler, şiirler, hikayeler… de önemlidir. Bir bütün oluşturduklarında
anlattıkları şekillenir izleyicide. Aslında o kadar zor bir konuyu anlatmaya
çalışmıştır ki film, bunu anlatabilmek için de, Doğu’nun mesnevisinden,
ezgisinden, şiirinden, kelimesinden, geleneğinden, sanatından, kültüründen…
yararlanmaya çalışmıştır. Sadelikten uzaktır bu yüzden.
Dervişlerin toplantısına ulaşmak
için, herkes kendi yolunu, kendi amacını, kendi armağanını kullanır, çöllerden
geçer, farklı rotalar izler, zaman zaman kesişse de yollar, herkes kendi
yolundan gitmelidir ve filmin ilk cümlesini hatırlarız burada:
Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar
adedince yollar vardır. (alıntıdır)