20 Kasım 2013 Çarşamba

KALDIRIMLAR




Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; 
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. 
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; 
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. 

İçimde damla damla bir korku birikiyor; 
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler... 
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor; 
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler. 

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; 
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. 
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; 
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır. 

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta; 
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum! 
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta; 
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum! 

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin; 
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler. 
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin; 
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler. 

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; 
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları! 
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim; 
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları. 

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya; 
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi. 
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya, 
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..


Not:Yepyeni bir nesil yoğurmak borcundayız! Potininin burnundaki çividen saçının en üst teline kadar, yepyeni, dipdiri, yakın maziye doğru hiçbir örnek tanımayan, eşiz bir zarafet, dikkat, heybet, hâkimiyet, pırıldatıcı bir nesil… Dışından güneş gibi aydınlık bu neslin bütün nuru içinden gelecektir. O nurun ismi de olanca asliyet ve saffetiyle İslâm’dır...

17 Kasım 2013 Pazar

Esmaül Hüsna

Ya Rabbi! Seni tarif etmektedir bütün güzel isimler..
Sen güzel isimlerini aşikar etmezsen ruhum karanlıkta kalır
Esma’ül Hüsna’na şahit yaz beni.

ALLAH (C.C) !
Sensin Allah (c.c) sanadır kulluğum
Sendedir çarem seninledir varlığım
Seni arar ruhum seni anar kalbim
Başkasına değil sana muhtacım
Başkasını değil seni çağırırım
Başkası yaratılmıştır sen yaradansın
Başkası devamsızdır sen daimsin ve daim eyleyensin
Başkaları muhtaçtır sen ihtiyaçsızsın ihtiyaçları görensin
Başka ilah yok sen Allah (c.c)’sın
Sen ki eşi benzeri olmayansın
Sen ki bütün eksiksiz sıfatların sahibisin
Cemaline çevir yüzümü başkasına rağbet ettirme kalbimi

Ya Rahman!
Sen öyle rahmet edersin ki rahmetinin bir cilvesi cennetim olur
Rahmetinden bir parıltı sonsuz mutluluğumdur
Rahmetinin bir damlası herkesin rızkına kefil olur
Su çorak gönlüme merhametini indir
Su fani ömrümü sonsuzluğa eriştir.

Ya Rahim!
Öylesine rahimsin ki kulağımı sözüne muhatap eylersin
Aklıma vahyinle tenezzül edersin
Öylesine Rahimsin ki istendiğinde zaten verirsin
İstenmediğinde de lütfedersin
Öylesine Rahimsin ki hak edene hepten verirsin
Hak etmeyene bile çok bahşedersin
Öyle Rahimsin ki dünyayı bu kadar güzel eylersin
Ahireti ondan daha güzel eylersin
Ya Rabbi! Korkudan emin eyle beni
Hüzünden azad eyle kalbimi
Ateşten uzak eyle beni
Hicrana düşürme kalbimi
Rahmetinin rahmine al beni
Merhametinin kucağına al kalbimi

Ya Melik!
Kimsenin kimseye fayda vermediği gün hüküm senin
Gökler yarılırken sahibim sensin
Yıldızlar dağılırken sahibim sensin
Varlığım bana ait değil varım yoğum senin
Elimde olanlar benim değil sahiplendiklerim de senin
Yokluğa düşürme beni an senin
Darlık verme kalbime mekan senin

Ya Kuddüs!
Sensin kuddüs kutsiyet sendendir bundan öte laf olmaz
 Sen dilemezsen hiçbir şey pak sayılmaz
Gönlüm sana yönelmedikçe saf olmaz
Kanımı her nefeste temizlediğin gibi nefsimi arındır pak eyle
Temizlenenlere muhabbet edersin gönlümü muhabbetinle temizle

Ya Selam!
Sensin selam sendendir selam
Emrini dinler ateş ki İbrahim(a.s) için serin ve selametli olur
İbrahim(a.s) gibi dostluğuna kabul eyle beni
İbrahim(a.s) gibi ateşi gül eyle tenime
Gül gibi ateşten çiçekler açtır ruhumda
Selamını şebnem gibi dokundur kalbime

Ya Mümin!
Sen hidayetini göndermezsen kalpler nasıl mutmain olur
Sen kalplere itminan vermezsen kim inandığından emin olur
Sen inandırmazsan kim mümin kalır
Revamın tuzağına düşürme beni nefsimin diline bırakma beni
Öyle mümin eyle ki beni pişmanlıklarım beni sana döndürsün

Ya Müheymin!
Sensin gariplerin sığınağı
Sensin kimsesizlerin dayanağı
Sensin hakki himaye eden
Sensin aklimi aldanışlardan kollayan
Sensin ayağımı  tuzaklardan kurtaran
Sen ki zayıfları kuvvetlilerin şerrinden himaye edersin
Mazlumların hakkını zalimlerden almayı  vaad edersin
Sen ki benim en küçük, en önemsiz,
En gizli arzularımı da bilir bana merhamet edersin
Nefsimin aldatmalarına kanmaktan koru beni
Aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan koru beni

Ya Aziz!
İzzet senindir sendendir izzet
Sen dilersen kimse zillete düşmez
Sen vermezsen kimsede izzet kalmaz
Kalbim yalnız sana kanar
Yakınlığınla aziz eyle kalbimi
Ruhum yalnız seni arar
Huzurunla aziz eyle ruhumu
Halim yalnız sana aşikar
Başkalarının yanında rezil etme beni
Ya Cebbar!
Sen ki mağrurları gururlarına esir eylersin
Sen ki kibirlenenlerin boynuna kibirlerini tasma eylersin
Sen ki zor kullanıp zulmedenleri vicdanlarının pençesine hapsedersin
Bir sineği vasıta eyle de Nemrutlardan kurtar beni
Bir asayı vesile eyle de Firavunlara galip getir beni
Ebabilleri gönderde Ebrehelerin fillerinden koru kalbimi
Nefsimin beni isyana zorlamasına izin verme
Aklımın beni saptırmasına geçit verme
 Hep itaat üzere sabit kıl beni

Ya Mütekebbir!
Ben acizim sen Kadir’sin
Ben fakirim sen Rahim’sin
Ben ölüyüm sen Hayy’sın
Ben çaresizim sen Ehad’sın
Ben muhtacım sen Samed’sin
Ben sağırım işiten sensin
Ben körüm gören sensin
Ben dilsizim konuşan sensin
Ben yaratılıyorum yaradan sensin
Ben yokum var eden sensin
Ben hiçim ama emellerim büyüktür
Ben yoksulum ama isteklerim çoktur
Ben isterim çünkü sen büyüksün
Şahit yaz büyüklüğüne bu küçük kalbimi


Dünyaya Aldanmak

Dünyadaki bütün gelişmeler hoşa giden ve arzulanmayan olarak iki çeşittir. Bu geliş, bütün yeryüzü halkı hesabına elverişli olmaz, hakim olan Allah’ın hükmü uyarınca çeşitli mahiyetler kazanırlar.
Ulu Allah(c.c) buyuruyor ki;
“Rabbin dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Rabbi’nin rahmet ettikleri hariç, onlar farklı olmakta devam ederler. Rabbi’nin “Cehennemi cinlerden ve insanlardan doldururum.” hükmü kesinleşti.(Hud Suresi;118-119)
Bir tefsir alimine göre ayetteki ”farklılık” varlık açısındandır ve insanların fakir ve zengin olmak üzere birbirinden farklı durumda olmaları belirtilmektedir.
Buna göre dünyanın elverişli gelişmelerine muhatap olanlar ve Allah2ın imkan tanıdığı kimseler bu durumu şükür ile karşılayarak Allah’a çeşitli iyi ameller ile karşılık vermeleri ve dünyaya aldanmamaları gerekir. Böyle bir tutum, beklenmedik felaketlere karşı koruyucudur. Bu hususta Allah’ın ayeti yeterli bir uyarıcıdır;
“Ey insanlar,hiç şüphesiz, Allah’ın vaadi kesindir. Buna göre sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.”(Fatır Suresi;5)
Ulu Allah (c.c) buyuruyor ki;
“Münafıklar müminlere “Sizin ile birlikte değil miydik?” diye seslenirler. Müminler de “Evet, fakat siz kendinizi fitneye düşürerek hep müminlerin kötülüğünü beklediniz, İslam hakkında şüpheye düştünüz. Sizi nefsinizin arzuları aldattı. Böylece Allah’ın hükmü geldi, ayartıcı şeytan sizi Allah’ın fırsat vermesine dayanarak aldattı.”(Hadid Suresi;14)
Peygamberimiz(s.a.v) buyuruyor ki;
“Aklı başında kimselerin uykusu ve oruçsuz hali ne güzeldir. Ahmakların uyanık kalıp ibadet etmelerine ve çalışmalarında niçin gözleri kalsın? Allah korkusu ve kesin iman taşıyanın bir zerre kadar iyiliği, aldanmışların yeryüzü dolusu iyiliğinden daha üstündür.”
Peygamberimiz(s.a.v) buyuruyor ki;
“Akıllı kimse nefsini hor görüp ölümden sonrası için amel işleyen kimsedir, aptal da nefsinin azgın arzularına kapılan ve Allah’tan uzun vadeli hayallerinin gerçekleşmesini dileyendir.”
Bir şair şöyle der;
Hoşuma giden bir gelişmeye karşı dünya övenler
Ömrüm hakkı için, çok geçmeden onu kınayacaklardır.
O arka döndüğü zaman insan için hasret konusudur.
Dönüp geldiğinde ise sıkıntılar artar.
Başka bir şair şöyle der;
Allah’a yemin ederim ki, dünya baştanbaşa
Bize kalsa ve rızkı da bol bol gelse,
Şerefli bir insanın ona boyun eğmesi yerinde değildir.
Nasıl yerinde olsun ki, o yarın bozulup gidecek bir meta’dır.
İbn-i Besam der ki;
Adı batsın, dünyanın ve onun günlerinin!
Çünkü o üzüntü için yaratılmıştır.
Sıkıntılar bir an bile bitmez.
Ne krallar ve ne de idare edilenler hesabına.
Şaşarım ona ve onu gerçekliğine!
Ki o insanlara düşman olduğu halde herkes ona aşık!
Diğer bir şair de der ki;
Sor, günler, Kisra’ya,
Kayzer’e saraylara ve saraylılara ne yapmışlar
Onların hepsini ayrılığa sürüklemedi mi?
Ne akıllıyı ve ne de akılsızı bırakmaksızın!
Anlatıldığına göre bir bedevi bir kabileye misafir olur. Ona yemek verirler, yemekten sonra kabilenin çadırının gölgesinde uykuya yatar, uyurken çadırı sökerler, güneş başına vurunca uyanarak yola koyulur, yürürken der ki;
Hey gidi hey! Dünya başına çektiğin bir gölgeye benzer
Günün birinde bu gölgenin kaybolması kaçınılmazdır.
Ehli hikmetten biri arkadaşına der ki;”Dua eden sana işittirdi isteyen de senden özür diledi. Fakat yardıma en muhtaç olanlar kesin imanını kaybedenler ve amelden uzak kalanlardır.”
İbn-i Mesud (r.a) der ki;”İlim namına Allah korkusu kafidir. Cahil namına da,”Allah’ın affına aldanmak kafidir.”
Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki;
“Dünyayı seven ve ondan hoşnut olanın kalbinden ahret korkusu çıkar.”
Ehli hikmetten biri der ki;”Kul, elde edemediği dünyalıklara karşı duyduğu üzüntüden dolayı hesaba çekilir. Ele geçirdiği dünyalıklara karşı duyduğu sevinçten dolayı da hesaba çekilir.”
Halife Ömer İbn-i Abdülaziz(r.a) sık sık şu beyitleri misal olarak getirirdi. Bu beyitler şair Misar İbn-i Keddam’a aittir;
Ey aldanmış! Gündüzün vurdumduymazlık ve uykudur.
Gecen de uykudur, mahvolman kaçınılmazdır.
Sen ki gelip geçici olanlarla oyalanıyorsun,hayallerle seviniyorsun.
Rüya gören kimsenin, uykuda asılsız tatlarla oyalandığı gibi.
Dünyadaki bu oyalanışın yüzünden hoşlanmadığın bir akıbet ile karşılaşacaksın.
Hayvanların dünyadaki hayatı böyledir.

16 Kasım 2013 Cumartesi

ZİHİNLERİ PUTLAŞTIRANLARA İTHAFEN…

   
   Günümüzde tarih kitaplarının tozlu sayfalarında kalmış bir ibare sanki putların yıkımı… 1400 küsur yıl öncelerde gerçekleşmiş bir meta gibi aktarılan bu olay, İslamiyet dışı kadroların çağımıza süsleyip uydurarak kendilerini “Tanrılaştırma” eylemidir “sınavlar”…
   Yeryüzüne geliş amacının ne olduğu aşikar olan insanoğlu ,çok öncelerden hortlayan firavunlar kanalıyla, aldığı her nefesi kendince ürettiği mekanizmaları kullanma gayesiyle çarkını kuranlara heba ediyor… En verimli zamanlarımız firavunların düzeninin tesisi için harcanıyor…Sonra ellerimize yüzyıllar önceden İslam alimlerinin, bilginlerinin eserleri tutuşturuluyor ve günümüzde neden bir Gazali neden bir Farabi yetişmiyor sorgusu tekrarlanıp duruyor. Yüzde doksandan fazlasının Müslüman olduğu devletimizin gazetelerindeki bulmacalarda bile, batıyı tıp biliminde etkilemiş doğulu, “İslamcı”:8 harf “Avicenna” Nam-ı diğer İbn-i Sina.

   Batı dilini bilmeden, batılı gibi düşünmeden hiçbir yol alınamayacağı zihinlerimize o kadar kazılmış ve sistemin taşları o kadar kusursuzca döşenmiş ki artık İslamiyet’in buyruklarını bile o zihniyetin kalıntıları eşliğinde yoğurur olmuşuz… Bir zamanlar eserlerimizi ezberleyenler, şimdi kendi eserlerini bizlere ezberleterek “benzetilme” işlemlerine aralıksız devam ediyorlar. Çok uzaklara gitmeyelim; son on yıldır (yanlış anlaşılmaya sebep olmasın;her hangi bir partiye ithafen yazılmamıştır, eğitim sistemimizin değişim sürecindeki herhangi bir denekten biriyim sadece) sürekli doğru olanı bulmak için yalpalanıp duruyoruz. Unuttuğumuz bir şey var ki; sürekli Hıristiyan coğrafyalarda aradığımız doğrular, geçmişte bizden öğrendiklerinin birer yansımasıdır…Başta Müslüman ve sonrasında insan olarak; böyle gelmiş böyle gitmez diyor, bana “Hakk’ıyla” ilim öğretenin kırk yıl kölesi olurum diyorum…        

Sırlarımızı Mahremimiz Olan Dost'a Anlatırız...







Minnet Allaha’dır-Allaha şükür) ki meyhanenin kapısı açık,
Minnet Allaha’dır, ben derdimi ona niyaz etmek için kapısındayım.
Mecaz değil hakikattir, meyhanenin kapısı açık ki bu hikaye uzundur...
Bu uzun ve son bulmayacak bir hikayedir.
Sonu olmayacak ve sonu olmayan bir hikayedir...
Mecnunun gam yükü, Leylanın saçının kıvrımındandır...
Ha Leyli, Ha Leyli, ha Leyli...
Mecnunun gam yükü Leyla’nın saçının kıvrımındandır...
Mahmud'un(Gazneli Mahmud) yanağı, ayazın ayağının altındadır...
(O muhteşem padişah öyle Ayaz'ın Aşkının büyüklüğüne kapılmış ki yüzünü Ayaz'ın ayağının altına sürüyordu...)
Sırrımızı gayrilere anlatmadık ve anlatmayız...!
Sırlarımızı mahremimiz olan Dost'a anlatırız...
Ah leyli...



Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır...




Bir rüyanın içine girdim, başka bir rüyada nefes alıyorken. Çöl seslenirken gizini aramaya, ney sesi üflüyor ayrılık acısını ruhuma. Kays’ı çöllerde arayan Leyla’yım, Leyla’yı göremeyen/tanıyamayan Mecnun’um şimdi. Bir hikayenin içinde dinleyen, bir mesnevinin içinde gözleyen, bir masalın içinde çocuğum şimdi.  Kapılar açılsın ve Bab’ Aziz anlatılmaya başlansın şimdi...

Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır.

Fırtına diner, İştar dedesinin yüzündeki kumları temizler, sonra tutar dedesinin ellerinden, -onun gören gözüdür- onu buluşacağı yere götürürken yol arkadaşı olur. Aslında tersidir, dedesi tutar İştar’ın ellerinden- onun gören kalp gözüdür- onu buluşacağı yere götüren yol arkadaşı olur. Bu yolda İştar’ın öğreneceği çok şey vardır ve bu yol, uzundur.
Masumiyet ve hikmet el eledir, başlangıç ve son, hayat ve ölüm.
Yalnız başına gidemez misin?, der çocuk. Yolumu bulurum, der yaşlı.  Ama ya kaybolursan!, der göz. İman sahibi asla kaybolmaz benim küçük meleğim, der irfan. Mutmain bir nefs asla yolunu kaybetmez. Peki toplantı nerede, der masumiyet. Bilmiyorum, der hikmet.
Diğerlerinin de bilmediğidir bu. Sadece yürümek gerekir, yürümek. İnsan yeterince yürürse, sonunda bir yere ulaşır çünkü.

Kumları temizleme sahnesi, yönetmenin bu filmi yapmasının amacını gösteren bir metafordur: Yüzü kumlanan, gözleri görmediği için yolunu bulamayacağı düşünülen yolcunun hakikatini, bunu anlayamayanlara anlatmak. İştar’ın bakışı, bu yüzden yönetmenin bakışıdır. Onu anlamak kadar -sadece gözleriyle görmek değil-, yüreğinin gözleriyle görmek, görebildiğini de aktarmak ister. Ama bir yere kadar yolları aynıdır. Biri anlayandır, diğeri aktaran. İştar’ın yolculuğu da bir noktadan sonra ayrılır Bab’ Aziz’den. Aradıkları farklıdır, gördükleri farklı, hissettikleri farklı. İştar dedesinin anlattığı hikayeleri seven, sorular soran ve anlamaya çalışan meraklı, küçük bir çocuktur. Bu yüzden film, hikayelere, masala ve kelimelere dayanır.

Altı hikaye vardır filmin içinde.
Evvel zaman içinde, zamanımızdan aylar aylar önce…
Ve başlar hikayeler sızmaya filmin içine. Tasavvuf, hikayeler ardından sunulmaya başlanır. Mesnevi okuyor gibi olursunuz. Bilmiyorsanız metaforlara yüklenen anlamı, içine giremeyeceğiniz bir dünyada yürüyorsunuzdur artık, sadece görüntülere takıldığınız. Çölde, gece, içi ısıtan en güzel sıcaklık, kelimelerdir. Bu yüzden film, sessizlikle yol almaz, kelimelerle var olur. Amacı içi ısıtmaktır dolayısıyla da anlatacak çok öyküsü vardır. İştar’ın içinin ısınması için dinlemesi gerekir, merak etmesi, yolculuğun sonuna kadar devam etmesi. Film böylece, bu hikayelere yüklediği anlamı da açıklamış olur.

İlk hikaye: Prens
Bir prens bir atın peşine düşer; gözleri değer ceylanın, prensin ceylan kadar güzel gözlerine ve başlar yolculuk gizin peşine. Kaybolur Prens çölün gizeminde. Şehir, ışıklarla düşer kaybolanı aramaya. Aranan bulunur ama bulunan kaybolan değildir. Zahiren odur da batinen o değildir.
Bir suyun kenarında kendi suretini izlemektedir Narkisoss gibi.
Sence suyun dibindeki tezahürünü mü seyrediyor, der Prens’in mabeyncisi. Belki de gördüğü tezahürü değildir. Yalnızca âşık olmayan kendi tezahürünü görür orada,der derviş. Öyleyse ne görüyor? der mabeynci. Cevap gelir dervişten, Prens’in bakımını üstlenerek onu yalnız bırakmayan tek insandan:
O şimdi kendi canını seyretmede.
Sonra terk eder herkes Prens’i -yaşlı derviş hariç-, uyandığında dervişten geride sadece hırkası ve asası kalmıştır. Manevi dünya için maddi dünyadan vazgeçen Prens, dervişin kıyafetlerini giyerek kaybettiğini aramaya başlar. Prens aslında Bab’ Aziz’in gençliğidir, bir ceylanı -İbrahim Ethem gibi gözleri bambaşka aleme açmanın simgesidir- takiple başlayan, maddi aleme kapanırken manevi aleme açılan gözlerin sahibi bir yolcudur o. İştar’a biz birbirimizi uzundur tanıyoruz, derken aslında Prens hikayesinin kendi hikayesi olduğunu açıklar Bab’ Aziz izleyene.

İkinci Hikaye: Osman
Baba mesleği olan kum taşıyıcılığı yapan Osman, babasının ölümünden sonra bu işi bırakıp kumsuz bir ülkeye gitmek için para biriktirir. Ayrılmadan önce, en iyi müşterisi Katip’in mektubunu götürmesi gerekir. Yasak aşkın ulağıdır, gözlerinde şehvet vardır mektubun ulaştığı kadının yanındayken. Kadının kocasının gelmesiyle kaçarken kuyuya düşer ve farklı bir aleme geçer. Bir saraydadır ve aşık olduğu Zehra’yı görür orada. Zehra onu çölde yanan ateşe bakmaya gönderdiğinde orada sadece yanan bir palmiye görür, başka hiçbir şey göremez. Arar durur ama bir de bakar ki ne Zehra kalmıştır, ne saray. Bir damla suyun peşindedir, Bab’ Aziz onu nehre davet eder. Ancak filmin sonunda Osman’ın hikayesine değinilmez ve biz onun bir damla suda mı kaldığını yoksa nehre mi vardığını bilemeyiz.

Üçüncü Hikaye: Zeyd-Nur
Uluslararası ilahi söyleme yarışmasına katılan Zeyd, birinci olur ve yarışmacılar tarafından muhabbet meclisine davet edilir. Meclisin başında bir genç kız/Nur vardır okunan şiirleri dinleyen. Nur’la o geceyi birlikte geçirirler, çünkü okuduğu şiir, Nur’un kaybettiği babasının şiiridir. Bunu babasından işaret olarak algılayan Nur, sabah kestiği saçları ve geride bıraktığı kedisiyle Zeyd’i terk eder, babasını bulmak için. Zeyd de onu bulmak için yollara düşer. Zeyd’in aşkı, bir insana duyulan aşktır, Bab’ Aziz bunu, herkesin yerine getirmesi gereken bir görev vardır, diye açıklar. Çünkü herkesin payına düşen aşk, ilahi aşk değildir. Herkes dünya çölünde kaybettiğini arar, ama herkesin kaybettiği farklı farklıdır. Pervane olmak herkesin payına düşmez.

Dördüncü hikaye: Hüseyin- Hasan
Camiden çıkmayan Hüseyin’in, meyhaneden çıkmayan ikizi Hasan. Hüseyin, ölmeden evvel ölmeyi tercih edenlerdendir, Kızıl saçlı dervişin yardımıyla. Neden ölmeyi tercih ettiğini anlamak için, görüntü kadar arka planda çalan müziği ve içinde geçen dizeleri de dinlemelidir izleyici:
Zaman neşelidir / Biz ikimiz vuslata erince / Sen ve ben / İki ayrı suretiz / Fakat tek bir can / Sen ve ben / Sen ve benden kayıtsız / Aynı neşenin sevinci.
Sonra Hasan çöllere düşer, kardeşini öldüren Kızıl saçlı dervişi aramak için, kendinden geçmiş ve çırılçıplak kalmışken çölde, derdin, kederin, intikam ateşinin içinde kaybolmuşken, hayatından vazgeçmişken, intikam almak istediği derviş tarafından kurtarılır ve kardeşinin ölümünün kardeşinin tercihi olduğunu öğrenir.  Aslında burada, Hasan ve Hüseyin, ruh ve nefis gibidir. Ruhun yokluğunda, nefsin payına düşenin ölüm korkusu ve çaresizlik olduğunu; nefsin, dünya çölünde yapayalnız ve kaybolmuş bir şekilde amaçsız dolaştığını hissederiz; biri olmadan diğerinin neşeden yoksun kaldığını ve kaybettiğini bulamadan o neşeye bir daha asla sahip olamayacağını. Sonuçta ruh ve nefis, tek bir can değil midir?

Beşinci Hikaye: Kızıl Saçlı Derviş
Filmin başında sema ederken kendinden geçen, kendini mecnun gibi aşka adayan, “Canınla süpür cananının eşiğini, ancak o zaman gerçek aşık olursun.”diyerek canından, canan için vazgeçen bir derviştir. Pervanedir, aşktan yanan. Filmin içinde ama dışındadır/filmden bağımsızdır aynı zamanda. Her yerdedir ama hiçbir yerdedir. Varlığı, bir hikayeye dayanmaz diğer kahramanlar gibi. Bir hâlin aktarımıdır o. Aşkınlığı temsil eder.

Altıncı Hikaye: Bab’ Aziz-İştar
Tüm bu hikayelerin merkezinde duran, onlarla yolları kesişse de, farklı bir yoldan yoluna devam ederek kendi yolculuğunu yapan kör derviş Bab’ Aziz. Torunu İştar’la dervişlerin toplantısına katılmak için yolculuk yaparken aslında o, hayatının en önemli anına yolculuk etmektedir: Düğününe, doğumuna, kavuşmaya. Yeni bir hayata doğmak için, dolma vaktini bekleyen kabrini aramaya çıkan derviştir o. Kaybettiğini bulma anıdır ölüm. Tam bu ana geldiğinde Hasan’ı çağırır yanına, henüz hamdır Hasan, ölümden korkan, hayata anlam verememiş. Bab’ Aziz’in hikayesinin bitimiyle Hasan’ın hikayesi başlar filmde. Hasan onun kıyafetlerini giyerek ve asasını eline alarak, kaybettiğini aramaya yollara düşer. Dervişlik bir elden diğerine geçer.

Bu dünyanın insanları
Bir mumun alevi önündeki üç pervane gibidir…
İlk olan yaklaştı ve :
“Ben aşkı biliyorum” dedi
. Bu, Osman’dır.
İkinci olan kanatlarıyla 
azıcık aleve dokundu ve :
“Ben aşk ateşinin nasıl yaktığını biliyorum.” dedi.
 Bu, Zeyd’dir.
Üçüncü olan kendisini alevin kalbine attı
ve alev tarafından tüketildi.
Hakiki aşkın ne olduğunu sadece o bildi…
 Bu, Kızıl Saçlı Derviş ve Bab’ Aziz/Prens’tir.

Filmde görüntüler kadar müzikler, kostümler, şiirler, hikayeler… de önemlidir. Bir bütün oluşturduklarında anlattıkları şekillenir izleyicide. Aslında o kadar zor bir konuyu anlatmaya çalışmıştır ki film, bunu anlatabilmek için de, Doğu’nun mesnevisinden, ezgisinden, şiirinden, kelimesinden, geleneğinden, sanatından, kültüründen… yararlanmaya çalışmıştır. Sadelikten uzaktır bu yüzden.
Dervişlerin toplantısına ulaşmak için, herkes kendi yolunu, kendi amacını, kendi armağanını kullanır, çöllerden geçer, farklı rotalar izler, zaman zaman kesişse de yollar, herkes kendi yolundan gitmelidir ve filmin ilk cümlesini hatırlarız burada:
Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır. (alıntıdır)

Dinle/oku/yaşa!


Hayırlı Geceler...

''ateşin karşısına geçipte 'ahh, keşke...' dedikleri vakit hallerini bir görsen ''

'' Onlar için Allahtan başka ne dost ne şefaatçi vardır. ''

'' Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na dua edenleri yanından kovma. .... Eğer kovarsan zalimlerden olursun. ''

'' De ki: Sizin, Allahtan başkasına ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. ''

''Gaybın anahtarı yalnız onun katındadır. Denizde karada olanı da O bilir. Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin. ''

''Sizi her tür sıkıntıdan ancak Allah kurtarır. Ancak siz hala Ona ortak koşuyorsunuz.''

''her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında bileceksiniz. ''

'' Ayetlerimiz hakkında dedkoduya dalanları gördüğün vakir başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. ''

''Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. ''

''Üzerine Allah adı anılmayanlardan yemeyin. ''

''Fakirlik endişesiyle çocuklarınıza kıymayın. Sizi de onları da rızıklandırırız. ''

'' herkesi gücü yettiği kadarıyla sınarız. ''

Bunlardı enam suresinden bugün payıma düşenler...
vakti olan baştan sona izlesin/dinlesin. Zira bu imamı dinlemeyi pek severim, hele hele yusuf suresini bir okur ki sormayın... Sizlerde lezzet alın inşallah.

esselam...


15 Kasım 2013 Cuma

İçimdeki korku

Fikir adamı kendini egoizmle sınırlamalı’ demiş Emerson

ve dahi Cemil meriç'te eklemiş; 

' Evet, cemiyet sümüklü böcek gibi ezer seni zırhlı değilsen.


Elbette yaşamak demek öldürmek demek, her adımımızda birtakım canlılara kıyıyoruz… 
Ölmek ve öldürmek…'

Yeni bir dönemeçe giriyorum. Dahası girdim de 'kör noktada'yım. Hani şu ne geçmişi bir adım gerisini ne de bir adım ilerisini görebildiğimiz o keskin virajlı dönüş... 
Ne kadar virajlı oldugu da tartışılır ya. :) neyse...

Uçurum mu aşağısı o bile belli değil belkide düşmektir en iyicesi...

Bilinmezlik korkutur beni amma bekleriz bir şekilde elden ne gelir, bilene dek bekleriz.

Lakin işte şu 'egoizm' 'enaniyet'tir beni korkutan asıl. acaba düşmemek için ben de öldürür müyüm korkusudur duyduyum,ürktüğüm.

‘’Yaşamak; ölmek ve öldürmektir; öldürdüğün kadar yaşarsın, öldürdüğün kadar…  Her şöhret başka bir şöhretin katilidir. Hepimiz yaşayan leşlere musallat birer asalağız. ‘’ 

Tam kendimce var olmaya başlarken başka bi kalıba girmeye çalışmaktır korkum. Kalıba girdirilmektir geri geri adımlarımın sebebi. Yönü bile bile dönememektir tirtir titrediğim.

Ne diyorsun demeyin, nereden çıktı demeyin yersiz değil korkum. Gördüm ki gerçekten birileri bir yerde olabilmek için bir başkasının boynu bükülüyor. Öyle çocukça bir masumanelik taşımıyor artık yaptığınız her iş. Her bir şöhret başkasının başını yakıyor hakikaten de. Böyle bir durumda ürkmemek mümkün mü?

Lakin her zamanki gibi;
elimdeki tek silahım var; dualarım...
Dualarımla sakinlerim, dualarımla umut bulurum,

Ateşe atılırken hz ibrahim gibi ; 'Ey ateş serin ol' deyipte metanet ve tevekkülü tam gösterebilmeyi nasib eyle Ya Rab!
Tam Teslimiyeti Nasib et ne olur!

''EY ATEŞ SERİN OL!''

9 Kasım 2013 Cumartesi

Uzun günün kârı, ansızın 'tüyap'


Evet; Bu üç kitap :
- İran sineması; Hamid Dabaşi
- Kenan Rifai - Semiha ayverdi
- Tarkovski'den sinema dersleri - Semir aslanyürek
Tüyapda benim için uzun bir günün hoş insanlarla birlikte olmamı sağlayan heyecan dolu tüyap anımın hatıraları oldular.
Berra ile ortak tanıdığımız Mimar Semih Akşeker ve uzun zamandır söyleşi yapmayı beklediğimiz Cihan Aktaşında içinde bulunduğu ' Geçmişteki Gelecek ' adlı panele gittik. Tabiki bazı zaman sorunlarımız yüzünden panelin sonuna yetiştik. Cihan aktaşın panele gelmediğini görüp biraz üzülsemde; Mimar Semih akşekerle hemhal edip konuştuk biraz. 
Sonrasinda kitap fuarında biraz dolaştım ve bu üç kitap benim günlük nasibimdi. :)
Okudukça alıntılarımı yaparım buradan bu kitaplarımdan inşallah.
Sonrasında İzmitten sırf tüyap için gelmiş bir arkadaşımla hemhal ettim oturup ortak dertlendiğimiz konulardan gelecekten konuştuk.  ahh nasıl bir dert ki bu  günümüzde yaşadığımız ne kaçabiliyoruz ne silebiliyoruz ne derman bulabiliyoruz lakin böyle çabaladıkça , dertlenen başka insanlar buldukça paylaştıkça, samimyet ve dostluklarla sarıldıkça hafifliyor sızısı.
Öyle değil mi...

Bu kitaplar ise benim sürekli elimin altından geçen şu yakın zaman içinde elimde sık sık açıp geöçmisteki çizdiğim yerleri okudugum ve dahi yeni aldıklarımı bölüm bölüm okudugum kitaplarım ve galata kulesini gördüğünüz kapaklı şey ise benim şahsi defterim oluyor :) günlük nasiblerimi çekerken onlarda çekildiler öylece... 

Günün özeti;
- Rabbim içimizin rahatlayacağı insanları bizden uzaklaştırmasın ufak bir paylaşım içimizi kıpır kıpır etmeye yetiyor velhasılı enerjik oluyoruz. pek hoş şeyler bunlar. Elhamdülillah. :)

Kitap Münazara meydanı - 1

Selamün aleyküm arkadaşlar;
geçen haftalarda okumanızı istediğimiz kitap;

Rasim Özdenören'den ''Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler'' di.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=812

Bu başlık altında tartışıyoruz araştırıyoruz söyleşiyoruz ve tartışıyoruz inşallah...
- Madem kitap önerisi benden geldi başlığı açmam gerekiyordu. Geçikmemden dolayı af ola... -

Şimdik tartışma içeriği sadece kitapla sınırl kalmayabilir çerçeveyi genişletebiliriz diye düşünüyorum;

- Rasim özdenören'in genel tutumu ve kitapdaki bu tutumu karşılaştırılması ( tabi bunun için iyi birrasimözdenören okuyusu olabilmek gerekiyor. Varsa aramızda lütfen bildiklerini paylaşsın.)

- Genel olarak kitapdan ne aldınız?

- Kitapda sizi en çok düşündüren şey ne idi?

- kitapda kafanızda sorunlar oluşturan yahut sevmediğiniz şurası olmayaydı dediğniz yada şu kısım çok net değil dediğiniz yerler neler?

-Kitapta hayata geçirmeye karar verdiğiniz şey nedir? uygulamaya başladınız mı? neler değişti/ değişmekte?

-Kitap hakkında kavramlar çıkaracak olursak; hangi kavramlardan bahsederiz?

-Kitapda geçen kavramlardan başka kitaptaki bir başka kavramı çağrıştıran bölümler/ isimler/ nelerdir? NEyi çağrıştırdı/hatırlattı sizlere?

-Şunu unutmuştum hatırladım kitabın şu söylemiyle dedikleriniz nelerdir?

- Kitaptan hiçbir şey almadım lakin şu söz vardı ki çok çarpıcıydı dedikleriniz?

- Kitaptan bir şey anlamadım çünkü...... dikkatimi çok dağıttı, anlamsız ve şaçma geldi dedikleriniz?

- yayın evi, yazarı, basım yılı, kitap hakkında başkalarının incelemeleri eleştirilerini incelediniz mi dikkatinizi çeken neler oldu?

- Kitabın başlığı ile içeriği örtüşüyor mu? başka bir başlık koyacak olsak ne konmalıydı sizce?

-Kitap ile aynı başlığı kullanan başka bir kitap/makale/ şiir/ düzyazı var mı? Varsa eğer, alıntılarınız aradaki farklar genel düşünceleriniz neler?

-Bu kitap başka kitaplara alt yapı oluşturdu ise onların adları? Başka hangi kaynaklara/isimlere ulaşmanızı sağladı?

NoT: Buradaki ve benzeri  yüzlerce sorudan bir yada ikisini yada hepsini yada kendi sorularınızı ve düşüncelerinizi paylaşımlarınızı  yorum kısmına eklemenizi taleb ediyorum.
(blogspot veri tabanı bu tür tartısma ortamına cok cok uygun olmasada yapabildigimiz kadar yapalım arkadaslar sonrasında ınsallah blog degil site formatına geçince daha rahat edebilir. şuan için böyle idare ediyoruz emi?)

e haydi o zaman de bismillah.... :)

bkz: İrfan, bilim ve insan



7 Kasım 2013 Perşembe

Allah'ı Zikretmenin Sünnetleri



     Kalb huzuru ve halis bir niyetle yapmak.. aynı zamanda mümkün olduğu nisbette gizli zikretmek.. çünkü gizli yapılan zikrin aşikar yapılan zikir üzerine yetmiş derece üstünlüğü vardır. Nitekim Cenab-ı Hak (C.C) buyuruyor ki:
“Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu O aşırı gidenleri sevmez.”(Araf Suresi;55)
Peygamber (s.a.v) Efendimiz de:
“Zikrin hayırlısı, gizli olanıdır.” buyurmuştur.
     Çünkü gizli yapılan zikir, Allah için gösterişten uzaktır,yararı da o nisbette çoktur. Bu tecrübeyle sabit olmuştur.
Ebu Musa el-Eş’ari (r.a) diyor ki:
“ Bir seferde idik, yani Hayber savaşından dönerken, bir vadiye geldik.,ashab-ı kiramdan bir çoğu tekbir getirerek seslerini yükselttiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) Efendimiz onlara dedi ki:” Ey insanlar!Kendinize gelin,yavaş olun; çünkü siz ne sağıra , ne de gaibe sesleniyorsunuz;her şeyi işiten ve çok yakın olan Rabbinize dua ediyorsunuz. O hep sizinledir.”
     Bu ve benzeri hadisler zikri gizli yapmanın müstehab olduğuna delalet etmektedir.
     Ama Keşşaf Şarihı,bunu zaman ve zemine göre değişebileceğini söylüyor. İrşad makamında olan şeyh, bazen mübtedi olan müridine sesini yükseltmesini emreder. Ta ki böyle yapmakla onun gönlündeki düşünceler kalkmış olsun.
     Sesi yükselterek zikretmek caizdir, belki müstehabdır. Şu kadar ki böyle yapmakta riya bulunmasın. Çünkü böyle yapmakla din halk arasında güçlenmiş olur ve zikrin bereketinin dinleyenlerin evlerde, dükkanlarda gönlüne ulaşmasını sağlar.
     Aynı zamanda aşikar okumakla, dinleyenleri kıyamet günü kendi lehine şahit tutmuş olur. Onu sesini işiten yaş kuru ne varsa hepsi onun için şehadette bulunurlar.
     Meşayihtan bir kısmı zikri gizli yapmayı ihtiyar etmiştir. Çünkü böyle yapmak gösterişten çok uzaktır. Ancak ne var ki bu kişinin niyetine bağlıdır: Niyeti doğru ise , sesini zikir ve kıraat ile yükseltmesi daha iyidir. Gösteriş yaparım endişesi taşıyan kimsenin ise gizli okuması daha iyidir.