Hayatım boyunca hiç bir ihtiyaç olarak yazan insanlardan
olamamışımdır. İnsanlar vardır, çok özenirim onlara, baş ağrılarını dindirmek
için yazarlar, ruhlarını rahatlatmak için yazarlar, keyif için yazarlar,
canları sıkıldıkları için yazarlar. Yazarlar, yazarlar, yazarlar… Güzel
insanlardır onlar. Onlar yazsınlar ben de okuyayım. Kendi bahanem ise bellidir “İlk
emir ‘oku’dur, ‘yaz’ değil. O halde önce okumalıyım!” J Bu benim doğrum ya da
bahanem. Herkes bildiği yoldan gitmeli.
Neden bunları söylüyorum, daha
doğrusu neden bu kadar uzattım ben de bilmiyorum. Aslında iş çıkışı muhabbetine
katılma imkanı bulduğum taksici amcadan bahsedecektim. Başlıkta da dedik ya “günlük
gibi bir şey” diye. Günlük yazmayı sevmem normalde. Hevesle çok kez başlamış,
birkaç özenle yazılan günden sonra bırakmışımdır. Ama bu siteye, Vaveyla
Heybesi’ne, gündelik yaşamımızda başımızdan geçen ilginç, bizi düşünmeye sevk
eden, başkalarını da düşünmeye sevk etme ihtimali olan bir takım olayları
yazalım diye bir karar almıştık. Bu minvalde ben de birkaç satır çiziktirebilirim
çok sevgili yaşlı amca hakkında diye düşündüm.
Ama önce arkadan bir müzik vermek
gerekir. Müziğimizi açalım o halde*
“… İstanbul’a Batı’dan bakanlar için bu ve benzeri davranışlar, iş disipliniyle bağdaşmayan, başarısızlığı beraberinde getiren çocuksu davranışlardır. Onlar değil midir yedi gün, yirmi dört saat çalışmak ve hep daha çok kazanmak isteyen ve her şeyi bu uğurda harcayanlar? Onlar için bir Müslüman tembeldir. Çünkü sabahtan akşama kadar çalışmamakta, hatta öğleleri bile uyumaktadır. Bir insanın hayatında daha az eşyaya yer vererek, ömrünü bunların sürekli yenileme saplantısından özgür kılmış olarak, kendine ve sevdiklerine daha çok vakit ayırdığı mütevazi bir hayat, ne güzel bir hayattır oysa. Bunun adı tembellikse, aylaklıksa varsın öyle desinler; Tanrı’m bu ne güzeldir! Ne güzel bir yaz rüzgarını yastık yapıp, güneşli yünleri yorgan gibi üstüne çekerek, göğsünde bir çocuğun, bir sevgilinin kokusunu duyarak uyumak…”
Eskiden Batı’nın eleştirdiği
Müslümanlık ne de güzelmiş diyorum bu alıntıyı okuyunca. Sabahtan akşama
çalışmayan, öğleleri kaylule dediğimiz kısa öğle uykusuna yatan, hayatında daha
az eşyaya yer veren, kendi ve sevdiklerine zaman ayırabilen, mütevazi bir hayat
sahibiymiş Müslümanlar. Şimdiki düzenimiz ise maalesef ki Batı’nınkiyle tamamen
aynı. Ne sevdiklerimize ayıracak vaktimiz var, ne kendi ruhumuzu besleyecek, iç
sesimize kulak verecek halimiz, zamanımız. Kahrolsun Kapitalizm, kahrolsun
Amerika, kahrolsun falan filan diye uzatıp sulandırmayacağım tabi ki rahat
olun. J Bu
dert içimize yara olarak yeter. Bu aralar fazla mesaiye kalınca daha da bir
yaram büyüyor dostlar. İç hesaplaşmalarım kafamı zonklatıyor bazen.
İşte yine böyle bir günde eve dönerken
çok tatlı bir taksici amcaya rast geldik. Amca en az 60 yaşında vardır. Konuşmasıyla,
üslubuyla ilginç birisi olduğunu hemen belli ediyor zaten. Sağ olsun taksiye
birlikte bindiğim arkadaşım hoş sohbetli bir insan, hemen amcayla başladılar
muhabbet etmeye. Konudan konuya atlıyorlar, amca hararetli hararetli anlatıyor,
anlatıyor, anlatıyor. Başörtüsü meselesi, ülkenin son hali, Türk-Kürt
ayrımcılığı, İslamiyet ve Türkiye’deki algı, şimdiki gençler ve İslamiyet’e
olan uzaklıkları… gibi birçok konu üzerinde konuşuldu. Eşiyle görücü usulüyle
nasıl evlendiklerini, hayatından nasıl memnun olduğunu, 50 kez seçme şansı verseler her defasında yine eşini seçeceğini anlattı
(Bu işte çok önemli). Bunlar şimdi benim başlık geçtiğim şekilde değil de duygu
yüklü, yaşanmışlık katılarak anlatıldığında insanı o kadar etkileyen olaylar ki…
İnsan ister istemez gerçek yaşam
eskilerdeymiş, bizim şimdi yaşadığımız hayatın bir numarası yok diye
düşünüyor. En son, konu; bir şekilde Süleymaniye Camii’ne geldi. Ve amca Sultan
Süleyman ve Koca Sinan’ın rüyalarında nasıl Efendimiz(sav)’i gördüklerini,
caminin ayrıntılarını onlara nasıl anlattığını anlattı. Günlük yaşamın kirinde Rahmani’den
uzak kalınca küçük bir sohbet bile kalbinize dokunabiliyor, gözlerinizi
yaşartabiliyor emin olun. Amca en son ismimi duyunca bana bir sürü dua etti,
ismin gibi yaşayasın diye iltifatlar etti. Asıl ben ona dua ettim tabi ki kalbimde
Rahman’dan bir dokunuşa sebep olduğu için. Dahası kendimle bir kez daha yüz
yüze getirebildiği için. Kirlerin içinde arınmış insanlarla olmanın, iman
tazelemenin önemini hatırlattığı için…
“Gürültüde duyulmaz Tanrı’nın sesi. Çünkü O alçak sesle konuşur. Sadece
hassas olanlar, dua edenler; kulaklarını, gözlerini, beyinlerini, kalplerini,
ellerini ve ayaklarını açanlar duyabilirler onu.”
İbrahim Paşalı’nın bu sözleri
geldi aklıma. Allah’a yakın olmak, kalbini tek bir yere bağlamak, kısacası ‘adam’ olmak istiyorsan alçak sesle
konuşacaksın. Sesli konuşanların ellerine geçirdikleri şeyler kısa ömürlüdür,
geçicidir. Kalbe inemeyecek kadar geçici…
Hülasası anlatacak pek bir şeyim
yok dostlar. Etkilenmişliğim var sadece. Derinleşelim dostlar. Kalbimize
inelim, özümüze dönelim. Dünyanın kiri içinde kirlenmeye mecburuz fakat sürekli
temizlenme, yenilenme, tazelenme imkanı var. Ne de olsa günah, sadece müslümana
yakışır.
“Günah bize boynumuzu büktürten, başımızı eğdirten, yanaklarımızı
ıslatan ve bizim bahçeye davet edilmemizi sağlayan bir fırsattır. Başımızı
ellerimizin arasına almamızı sağlayandır. Düşünceler ile tanıştırandır. Bizi
hüzünlendiren, hüzünden bir zırhla bizi boş işlerden koruyan bir vesiledir
günah. Sevap fırsatlarını kaçıran biri için son fırsattır.”
Selam ile kalbinizle kalın.
* Çiçekgillerden Çiğdem Le Trio
Joubran üzerine de konuşalım demişti. Yazısını merakla bekliyorum bu arada.
Hoş müzikler üzerine ne kadar konuşulsa ne kadar yazılsa azdır. :)
**Yazıdaki alıntıların tümü
İbrahim Paşalı’nın Öğle Uykusu adlı kitabındandır. Şiddetle tavsiye edilir.
paşalı'nın öyle uykusu kitabı elimdeydi geçen hafta. bu satırları okuttu bize. düşüncelerin ve hissiyatın için eyvallah, düşengeç.. Rabbimiz, kalbimize inme heyecanlarımızı eksik etmesin inşallah.
YanıtlaSilmüslümanlık demişiz.. istanbul'da müslümanca yaşamak hem insanın zihnini sürekli uyaran bir şey hem de müşkül. çünkü her yeri sarmış gürültü. ancak bugün havasını koklayabildiğim şehzadebaşı camii, taş duvarların ardındaki şehrin debdebesini bulaştırmamış, pir ü pak idi. bu da benim günüm, günlüğümden olsun.
müslümanca demişken, bir sonraki adım "müslümanca düşünme üzerine denemeler" olmalı.
değil mi, işık savaşçısı? :)
evet "müslümanca düşünme üzerine denemeler" i blogta duyuralım, 2 hafta gibi bir süre içinde okuyup mütaala edelim birlikte derim.
Silşehzadebaşı camii dedigin iyi oldu gitmedim daha önce aklımdaydı gündemime aldım eyvallah ;)
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil:) :) :)
Sil